Sadık Usta ve Keçecilik İzdiham Dergisinde

İzdiham Dergisi 47. sayısında Emel Çelik, Yürekte Başlayıp Ellerde Hayat Bulan Keçecilik ismiyle Kula ilçesinde keçeciliğin son ustalarından Sadık Usta'yı ve keçeciliği işledi.

Sadık Usta ve Keçecilik İzdiham Dergisinde

İzdiham Dergisi 47. sayısında Emel Çelik, Yürekte Başlayıp Ellerde Hayat Bulan Keçecilik ismiyle Kula ilçesinde keçeciliğin son ustalarından Sadık Usta'yı ve keçeciliği işledi.

Sadık Usta ve Keçecilik İzdiham Dergisinde
04 Ocak 2021 - 13:49


İzdiham Dergisi 47. sayısında Emel Çelik, Yürekte Başlayıp Ellerde Hayat Bulan Keçecilik ismiyle Kula

ilçesinde keçeciliğin son ustalarından Sadık Usta'yı ve keçeciliği işledi.


İzdiham Dergisi 47. sayısında Manisa'nın Kula ilçesinde keçeciliğin son ustalarından Sadık Usta'yı ve

keçeciliği kaleme aldı. Günümüzde kültürümüzün bir parçası olan geleneksel el sanatlarımız

unutulmaya, yok olmaya yüz tutmuş ne yazık ki. Yıllar içinde teknolojinin hızlıca hayatımıza girmesi,

tüketim tercihlerimizin değişmesi sonucunda bu meslekleri yapan kişilerin gün geçtikçe azalması

süreci hızlandırmış. Kültürümüzdeki el sanatlarından birisi de “Keçecilik”. Sayıları az da olsa

mesleklerini hâlâ kutsal bir görev gibi yapan zanaatkârlarımız da var elbet. Bunlardan birisi de Sadık

Karabulut. Sadık Usta, Manisa’nın Kula ilçesinde yaşayan elli yaşında, ömrünü mesleğine adamış bir

keçe ustası. Üç kardeşten ortanca olanı. Baba mesleğini kutsal bir emanet gibi sürdürüyor. Otuz beş

yıldır, her gün sabahın erken saatlerinde açıyor ekmek teknesinin kapılarını, büyük bir sevgiyle

mesleğini icra ediyor. Bilindiği kadarıyla bölgede bu sanatla uğraşan tek zanaatkâr.

KEÇECİLİK BABA MESLEĞİ

Bir vesileyle yolum dükkânına düşüyor. Dükkânın demir parmaklıklarına asılmış keçe eşyalar, günün

tertemiz ışığıyla gelip geçeni selâmlıyor sanki. Kapıyı aralayıp hayırlı işler diliyorum. Yapmakta olduğu

işi bırakarak esnaflık adabıyla içeri buyur ediyor. Karşıma tablo gibi bir manzara çıkıyor: Üzerinde

büyükçe harflerle “Besmele-i Şerif” in yazılı olduğu devasa bir makine mağrur bir şekilde dimdik

karşımda. Rengârenk keçeler, makinenin demirlerinde süzülüyor. Dışarıdaki keçe eşyalardan içeride

de var. Onlara, özel anların ve aile büyüklerinin minnetle asılmış fotoğrafları eşlik ediyor. Köşeye

kurulmuş olan soba sıcacık bir samimiyet yayıyor etrafa. Birçok alet edevat bu tablonun içinde

yerlerini almış durumda. Hâl hatır sorulduktan sonra ortamın çok etkileyici olduğunu; her köşesinde

emeğin, alın terinin gizlendiğini; yaptığı işin ne kadar kıymetli olduğunu söylemem üzerine Usta

başlıyor anlatmaya: Kendimi bildim bileli bu dükkândayım, diyor. Keçecilik baba mesleği. Çocukluk

yıllarımda okuldan arta kalan zamanda çıraklık yaptım babama. Yaklaşık on dört – on beş yaşlarından

beri de bil fiil burada çalışıyorum. Benim ustam babamdır. O, rahmet-i rahmana kavuşuncaya kadar,

işi biliyor olsam da kalfası olarak çalıştım. Onun disiplini ve iş ahlâkıyla yetiştim, diyerek babasına

rahmet diliyor. (Mekânı cennet olsun.) Titreyen sesiyle devam ediyor anlatmaya: Eskiden memlekette

Keçecilik kabul gören bir işti. Özellikle köylerde günlük hayatta birçok alanda kullanıldığı için talep

çoktu. Şimdi öyle mi? Yaptığım üç beş keçenin neredeyse hepsi turistik amaçlı. Nadir de olsa

kullanmak için alan çıkıyor. Arada bir meraklı olanlar da gelir. Fotoğraf çekerler ya da hediye etmek

için alanlar olur, diyor ve birkaç anısını anlatıyor. Keçecilik zanaatının bir önemi kalmadı artık ama

Allah bereket versin akmasa da damlıyor. Ekmek kapım açık en azından, diyerek şükrediyor.

İKİ ÇOCUĞUNA ÖĞRETMİŞ MESLEĞİ

Sadık Usta’yı dinlerken bir yandan da yerde serili duran keçe yolluğun üzerine, gönlünde oluşturduğu

rengârenk desenleri ahenk içinde yerleştirişini izliyorum. Hiçbir modele bakmadan bu kadar güzel

desenleri uyum içinde ortaya çıkarmasına, elinin pratikliğine hayran olmamak elde değil. Usta’nın iki

oğlu var. Büyük olan başka bir işe yönelmiş. Küçük olanı ise üniversite öğrencisi. İkisine de öğretmiş

Keçeciliği. Hayattayken çocuklarına, mirasını bırakmanın haklı gururunu yaşıyor. O anda Usta’nın

küçük oğlu Şerif de babasının yanında ona yardım etmekte. Yerde serili duran keçeye, kendinden

emin bir mahcubiyetle, desenleri işliyor. Duruşundan mesleğin inceliklerini ve ahlâkını öğrendiği

anlaşılıyor. Oğlanlar ne yapsın, bu mesleğin geleceği yok, diyor Sadık Usta. Ona hak vermemek

mümkün mü?


ORTA ASYA’DAN BU YANA KEÇECİLİK

Keçenin tarihi hakkında bildiklerimi ben de Usta’yla paylaşıyorum. Keçe, yeryüzünde bilinen en eski

tekstil türü, tekstilin atası da diyebiliriz. Biz Türklerin tarihinde de önemli bir yeri olmuş her zaman.

Orta Asya’dan bu yana Keçecilik yapılagelmiş. Göktürkler döneminde, kağanların tahta çıkış

törenlerinde kullanılan eşyalar keçeden olurmuş. Yani hukukun ve devletin sembolüymüş bir nevi.

Türkler, yerleşik hayata geçtiklerinde de Keçeciliğin her zaman var olduğunu biliyoruz. Yüzyıllar

boyunca kullanım alanının genişliği sebebiyle günlük yaşamın bir parçası ve gelir kaynağı olmuş. Bu

nedenle bizim için tarihi ve kültürel anlamda çok kıymetli olduğunu belirtiyorum. O da bilgilerini

paylaşıyor ve tarihe küçük bir yolculuk yapıyoruz. Bu mesleği yapan ustaların da ne kadar kıymetli

olduklarını söylüyorum. O hüzünle başını sallıyor. Benim ise o anda atalarımızın konargöçer hayatı

yaşadıkları dönemdeki çadırları, yere serdikleri yaygıları, kıyafetleri gözümde canlanıyor. Koyunlarını

otlatan bir çobanı omuzlarına attığı bir kepenekle hayal ediyorum. Rahmetli dedem, keçe

seccadesinde namaz kılarken gözlerimin önüne geliyor.

KEÇECİLİK DESTEKLENMELİ

Küçük bir suskunluktan sonra Keçeciliğin oldukça uğraş isteyen bir iş olduğunu söylüyor Sadık Usta.

Bunu dükkânına girince etraftaki alet edevattan anlayabiliyor insan. Büyük bir hevesle tek tek

gösterip anlatıyor işlevlerini. Ayrıca keçeleri boyamak için büyükçe bir kazan olduğunu ancak boyama

işinin biraz meşakkatli olması yüzünden evde yaptığını belirterek renklerin solmaması ve canlı olması

için kök boya kullanıldığını da ekliyor. Koyunların tüylerinin mayıs ayında kırpılmasıyla yünlerin

temizlenmesinden başlıyor anlatmaya. Temizlenen yünlerin taranıp yere serilmiş bir hasır üzerine

ıslatılarak yayılıp rulo yapılmasını, 1 saatten fazla süren sıkıştırma işlemini; sonrasında 3 saat kadar

süren tepme işlemini, bu işlem sırasında her 10 dakikada bir açılan keçenin ıslatıp havalandırılarak

tekrar işleme devam edildiğini ve kurutma işlemine geçildiğin;, son olarak, yapılmak istenen ürüne

göre şekil verilip desenleri oluşturmayı aşama aşama anlatıyor. Bu işlemlerin, eskiden el aletleriyle ve

insan gücüyle yapıldığını, zamanla makineler sayesinde zorluğun biraz olsun azaldığını söyleyerek

dükkâna hükmeden devasa makineyi gösteriyor. Bu makinenin mağrur duruşunun sebebini şimdi

daha iyi anlıyorum. Anlatımının ne kadar içten ve samimi olduğunu düşünürken Sadık Usta’nın bir an

içlendiğini fark ediyorum. Sebebini sorduğumda aldığım cevap beni şaşırtmasa da ben de içleniyorum.

Usta: Bizi yeterince desteklemiyorlar, diyor. Eskiden yine biraz olsun elimizden tutarlardı, şimdi ne

arayan var ne soran, diyerek hüzünlenen gözleri, nasır bağlamış ellerine takılıp gidiyor. Haklı

buluyorum Usta’yı. Çünkü bu kıymetli mesleği yapan bir avuç kalmış zanaatkârdan birisiydi

nihayetinde. Kıymeti bilinmeli, arkasında durulup desteklenmeliydi. Bu güzel ortamı ve muhabbeti

sonlandırma vakti geldiğinde, müsaade isteyerek dükkândan ayrılıyorum. Tıpkı karşılaması gibi

uğurlaması da usulünce oluyor. Hatırlanmış olmanın, mesleği adına bir şeyleri anlatmış olmanın

mutluluğunu fark ediyorum Sadık Usta’nın tavrında. Hayırlı işler dileyip şükranlarımı sunuyorum

kendisine. İçimde böyle bir ustayı ve sanatını daha iyi tanımış olmanın mutluluğuyla yola

koyuluyorum. Zihnimde edindiğim bilgileri, gördüklerimi harmanlamaya çalışırken bir yandan da

yüreğimde ince bir sızı beliriyor. ”El emeği göz nuru” söyleminin dile geldiği “Keçecilik zanaatını” ve

ustanın kırgınlığını, değişen zamana çaresizce boyun eğişini düşünüyorum. Günden güne yok olan

değerlerimizi, bu değerlere gönül vermiş olanların ayakta kalma çabasını düşünüyorum. El

sanatlarıyla uğraşan ustaların duruşlarını, aldıkları meslek terbiyesini yaşantılarına nasıl yansıttıklarını

bir kez daha anlıyor ve şahit oluyorum. Bizi biz yapan değerleri unutmamalı vakit daha da geç

olmadan hepimiz elimizden geldiğince bunun için çabalamalıyız. Kültürümüzün bir parçası olan el

sanatları modernleşmek adına kaderine terk edilmemeli. Kıymetleri paha biçilemeyecek olan ustalara

daha fazla değer verilmeli. Bunun için yapılan çalışmaların da olduğunu göz ardı edemeyiz elbet.

Ancak daha fazla hassasiyet gösterilmeli diye düşünüyorum. Çağa ayak uydurarak değerlerimize,

kültürümüze sahip çıkabiliriz öyle değil mi? Sizlerin de bir gün Manisa’nın şirin ilçesi Kula’ya yolunuz

düşerse Sadık Usta’nın dükkânına bir uğrayın derim. Bir bardak çay eşliğinde hoş sohbetini, mesleğine

dair anlattıklarını dinlemekten keyif alacağınıza eminim. Kim bilir, belki minyatür bir çoban kepeneği,


bir seccade ya da bir yolluk alıp o anı ebedileştirebilirsiniz. Geçmişimizi, el sanatlarını kültürümüzü

yaşatan USTALAR! İyi ki varsınız, hep var olun. Sadık Usta’nın hikâyesine kulak veren dostlar, sizlere

de selâm olsun! HABER MERKEZİ

Bu haber 8970 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum