Adevviye Şeyda Karaslan

Adevviye Şeyda Karaslan

Gaz Lambası

28 Haziran 2021 - 22:32

Yetmişli yılların başında değişmeye başlamıştı sanki her şey. O yıllarda ilk kez üzümler her zamankinin iki üç katı para etmişti. Kıt kanaat geçinen ancak kanaatkarlığın zenginliği ile huzurlu, mutlu olan aileler bol para görmüştü. Önce altından dere akan, kapısı hanımelilerden taçlı kerpiç evimiz beğenilmez oldu. Hiç olmazsa eski güzel hanay evleri örnek alarak yapılması yerine sevimsiz beton yığını iki katlı evler yükselmeye başladı köyümüzde.

 Köylülerde para olduğunu öğrenen, o zamanlar kimler olduğunu bilemediğim, ancak şimdi çok iyi tahmin edebildiğim insanlar çadır tiyatrosu gibi çadır kumarhaneler getirip kurmaya başladılar köy meydanına.

O yıllarda kasaba oldu köyümüz. Eski güzelim köy odalarını örnek alarak, kütüphaneler açmak yerine Alaşehir ve Salihli’nin top tepelerindeki gazinoları örnek alıp içkili gazino yaptılar; Büyük halamın eşi, dünya iyisi insan, sevgili Arif eniştemizin katırına yüklediği tenekelerle bir bir sulayarak çam fidanlarını büyüttüğü güzelim çamlık tepemize.

Bir yıl boyunca hep birlikte çalışan ailelerin emeği, rızkı olan üzüm paraları kumara, alkole, dahası gazinolara getirilen düşmüş, zavallı kadınlar aracılığıyla fuhuşa akmaya; Alkol, kumar ve fuhuş sebebiyle yuvalar dağılmaya, ocaklar sönmeye başladı.

Aynı yıllarda başlayan televizyon yayınlarındaki yerli, yabancı diziler de bizi bizden koparmaya, özümüzden uzaklaştırmaya yönelik tuzaklardı. Ananın, kadının kutsal olduğu İslamda ve Türklük örf- adetlerimizde asla yeri olmayan kadına şiddet de bu sebeplerle o zamanlar başladı. Kumar ve özendikleri hayat için para bulamayan cahil gençler tuzaklara düştü. Eşini beğenmez, para için eşine, hatta anne- babasına el kaldırır oldu. Bilemedik maalesef. Kimse dur diyemedi, demedi bu hain düzeneklere.

Kendimizi, onca güzelliklerimizi unutup varsa yoksa o aptal kutusunda gördüğümüz hayatlara, insanlara özenir olduk. Güzelim yazlık, kışlık sinemalarımızı bile unuttuk. Ocak başında mısır patlatılan, masallar anlatılan, radyodan türküler dinleyerek yaptığımız o doyumsuz muhabbetlerimizi unuttuk...

Televizyondan vazgeçmeme uğruna bağ evlerimize gitmeyi de istemez olduk. Geceleri dere kenarındaki çınar ağaçlarının altındaki pınardan abdest aldıkları görülen yeşil sarıklı, ak sakallı şehit-evliya dedelerimiz de gidişattan ötürü bize küsmüş olmalılar, bir daha görünmez oldular... 

Köyümüzde bildiğimiz bakkal Ahmet, bakkal Koreli Kadir, bakkal İsmail amcalar varken hiç tanımadığımız tosun bakkallar türemeye başladı. İki katlı evimizin altındaki dört dükkandan birinde kiracıydı tosun bakkal. Kasabamıza yeni açılan müdür dahil sadece dört öğretmenimiz olan orta okulda ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçtiğim yazdı. Öğretmenlerimin göz bebeğiydim. Not ortalamam 9.6 idi ve Yeni Asır gazetesindeki Ege’nin altın çocukları köşesinde örgülü saçlarımla fotoğrafım yayınlanmıştı.

 Evimizde takvim yaprakları dışında okuyacak kitap olmadığı gibi gazeteyi de kasaptan gelen etlerin sarılması sebebiyle görürdük. Yine öyle et sarılmış kanlı bir gazetede görmüştük resmimi.  

1975 yılıydı. Babam, kaçarak evlenen ablama kızıp beni okuldan almıştı, ortaokul üçüncü sınıfa geçtiğim yaz; O yıl dereceyle yatılı çok iyi bir okulu kazanmış olmama rağmen üstelik. İzmir Karataş kız Lisesi! Sadece adını duyduğum bu okul, dördüncülükle kazandığım halde gidemediğim için gönlümde bir yara olarak kaldı ömrümce. Yetmezmiş gibi henüz on üç yaşımda olmama rağmen yirmi beş yaş büyük bir adamla evlendirilmeye kalkışılmıştım.

Annemin o hayatımıza girmesinden sonra hepimizin hastalandığı ilk çıkan deterjanlardan almak için gönderdiği tosun bakkalda görmüş beni ablasına yaz tatiline gelen öğretmen kardeşi. Yaşı otuz beş denmişti ancak kırk gösteriyordu kesin. Bense sadece on üç.

Avlumuzda küçük lastik topumu yere vurarak, bacağımın altında geçirerek oynuyordum. Tosun bakkalın koca göbeğine dayadığı bir kasa lokumu bize götürdüğünü görüp hayretle baktım. O da bana baktı, hiçbir şey söylemedi. Hatta ona bakarken dikkatim dağıldı topu bacağımın altından geçirmeye çalışırken çok kötü düştüm. Lacivert okul pantolonumun dizi yırtıldı, dizim de kanıyordu. Burnumu çeke çeke ağlarken mutfak penceresinden annem seslendi. “Çabuk yukarı gel, bırak o topu elinden!“ diyordu.

Meğer ben avluda top oynarken, düşüp ağlarken yukarıda sözüm kesilmiş. Babam beni çoktan o koca adama vermiş. İçeriye kahve götürmem, el öpmem isteniyordu. Şaşkındım, aklım idrakte zorlanıyordu, kabus görüyor olmalıydım. Ama ben çok küçüğüm daha, hem evlenmek istemiyorum, okumak istiyorum cümlesi yarım kaldı dudaklarımda. Annem de ablamın kaçması yüzünden çok kızgındı. Zaten babam ve ilk iki büyük ağabeylerim de artık bana eskisi gibi değil, çok kötü kötü bakıyorlardı. Evin neşesi, sevgilisi iken günah keçisi olmuştum birden. Dayanılır şey değildi... 

Son gücümü kullanarak dediklerini yaptım. Küçük yüreğim sıkışıyordu, tanımı imkansız halimi açıklayabilecek tek kelime berbattı. Tosun bakkal gittikten sonra babama da söyledim evlenmek istemediğimi, okumak istediğimi ancak çok kötü azar işittim. Tehditler havada uçuşuyordu. Ne dese korkmuyordum, ölümüne direniyordum.

Başa çıkamayacağını anlayan babam birden taktik değiştirdi. Ölüm tehditinin bile işe yaramadığını görünce, ablamı ne çok sevdiğimi, benim yüzümden ona zarar gelmesini istemeyeceğimi bildiği için olmalı,“Zaten ablan bizi rezil etti, sen de bu nişanı kabul etmezsen gidip ablanı ve enişteni öldürürüm.” dedi. Arkadaşımın babası Tokatlı Halil amcanın ve Ayşe halamın eşi rahmetli Mehmet eniştemin kütüphanelerine dadanıp öyle çok roman okumuş, sinemada öyle çok namus cinayetli film izlemiştim ki birden gözümde canlandı babamın tehditi.

Babam kapılarını çalıyor, kapıyı açan ablamı korku dolu şaşkın, yalvarır bakışlarına aldırmadan silahıyla vuruyor, ablam kanlar içinde yere yığılırken eniştem gelip üzerine kapanıyor, babam silahıyla onu da vuruyordu. Bütün bunları önlemek ise bana bağlıydı. Henüz yeni evli ve çok mutluydular. Film yıldızları kadar güzellerdi, birbirlerine çok yakışıyorlardı. Onlara kıyamadım, kendime kıydım, tamam dedim. Öldürme yeter ki ablamı, eniştemi, kabul ediyorum. Ömrümce arkası kesilmeyecek hep kendimi feda edişlerimin ilkiymiş meğer bu sonucunu düşünemediğim karar.

Salihli’ye, ablama götürdüler beni ödül olarak. Durumu öğrenen ablam, “Ah ablasının gülü! Benim yüzümden seni mi yaktılar!“ diyerek ağladı. Masum masum boynumu büktüm, “Sizi kurtardığım için mutluyum ablacığım.“ dedim. Şeker pembe nişanlıklar, altınlar alındı, kuaföre götürülerek saçlarım bukle bukle kıvrılıp topuz yapıldı, pembe çiçekler takıldı. Öyle küçüktüm ki en küçük beden nişanlık tuvaletin omuzları kollarıma düşüyordu. Kuaför kaşlarını da alalım mı diye sordu ablama, ablam, “Yok ellemeyin kaşlarını, daha çok küçük baş edemez kendisi sonra.“ dedi. Lolita gibi makyaj yaparak süslediler beni. Olanlar oyun gibi gelmeye başlamıştı. Anlamsızca gülümsüyordum.

 Akşam kasabamızın parkında nişanım başladı. Orkestra ile yapılıyordu artık nişanlar, düğünler. Herkes filmlerde, dizilerde gördüğü gibi dans etmeye çalışıyordu. Yan yana oturuyorduk ama hiç yüzüne bakmıyordum, o göz ucuyla sürekli beni süzüyordu. Bir süre sonra ablam kulağıma eğilip “Biraz konuş nişanlınla ablacığım, herkes dedikodu yapıyor, kız gönülsüz galiba diyorlar.” dedi.

Ablam uzaklaştıktan sonra yüzüne bakıp ilk cümle olarak, “Biliyor musun beni sana zorla veriyorlar, ben evlenmek istemiyorum, okumak istiyorum.” dedim. Adam pişkin pişkin, “Ben öğretmenim, sana yardım ederim, dışarıdan okumaya devam edersin.” dedi. İşe yaramadığını görünce bu kez “Hem ben başkasını seviyorum.” Dedim. Adam biraz duraksadıktan sonra, “Bak canım sen daha çok küçüksün, ileriyi geriyi düşünemezsin, ilerde unutursun.”dedi. İyice sinirlenmiştim. “Madem çok küçük olduğumu biliyorsun da niye alıyorsun beni?“ dedim hışımla. Cevap veremedi ama umduğum gibi kalkıp yüzüğü atıp gitmedi de.

Bu trajedinin taciz nedeniyle on üç yaş çocuk duygularımın karışmasına; Temizlenme umuduyla ömrümce yağmuru sevmeme ve yağmur altında saatlerce ağlayarak yürümeme sebep olacağını; Durumumun ciddiyetini, olanların vehametini kızım on üç yaşına geldiğinde idrak ederek bir duygusal patlama yaşayacağımı hiçbirimiz bilmiyorduk…

Okulların açılması yakındı. Ablamı kurtarmıştım ancak bu kez de benim yanımda okusun, derslerine yardımcı olurum diyerek liseye giden dört numara ağabeyciğimi görev yaptığı Şavşat’a yanında götürmüştü. Planlarım çoktu kurtuluş için ancak çok sevdiğim; Beni küçükken sırtında, daha sonra bisikletiyle okula, Kur’an kursuna taşıyan, hep yanımda olan yufka yürekli, maviş gözlü dört numara ağabeyciğimi rehin gibi görüyordum. Çaresizdim...

Arkadaşlarım pırıl pırıl önlükleriyle, sohbet ederek, neşe içinde okullarına gidiyordu. Her sabah pencereden onları seyredip ağlıyordum. Ablam da gittiği için evin bütün işi de bana yıkılmıştı. Annemler bağa gittiğinde evin tüm işini yapıyor, elimde çamaşır bile yıkıyordum. Kurumuş pantolonları ütülüyor, yemeği yapıyor, her şeyi hazır ediyordum akşama kadar ama babam yine de kızacak bir şey buluyordu. İkide bir azarlanıyordum.

O günlerde birden yemekten kesildim. Şimdi anlıyorum meğer ben açlık grevine başlamışım bilinçsizce. Hızla kilo vermeye başlamış, kısa zamanda bir deri bir kemik kalmıştım tam manasıyla. Yataktan kalkamıyordum. Öleceğimden korkup doktor doktor gezdirmeye başladılar. Hiçbir şey bulunamıyordu. İlk susma savaşımı da veriyordum, konuşmuyordum da. Tepkimi bu şekilde gösteriyordum demek ki. Çok derin depresyondaymışım meğer. O zamanlar stres faktörü ve depresyon henüz bilinmiyordu.

Bağışıklık sistemim de o zaman zayıfladı büyük ihtimalle. İlk eklem ağrılarım da o zaman başladı. Okullar kapandığında düğünüm olacaktı. Artık hiçbir şey düşünemiyordum. Belki o zamana kadar üzüntüden ölecektim, bu kabus bitecekti…

Okulların kapanmasıyla ağabeyciğim gelince biraz rahatladım. Ağabeylerim çok üzgündü, kanepede yatarken gelip karşı kanepeye sıra sıra diziliyor, beni seyrediyorlardı. Ablama kızıp sudan sebeplerle beni döven iki numara ağabeyim vicdan azabı çekiyor gibiydi. Bir seferinde elinden Atiye nineciğim kurtarmıştı Allah razı olsun.

Dışarı çıkmıyayım diye tuvalete bile kilitlemişti bir keresinde. Tuvalet penceresinden, o yıllarda baş kaldırışlarından çok etkilendiğim, kanalizasyon kazarak hapishaneden kaçan gençleri kastederek, onlar gibi gerekirse ben de kazarım diyerek meydan okumuştum. Avluda oturan, meydan okuyuşumu duyan yengelerim gülmüşlerdi. Durumum hiç komik değildi oysa…

Çok şükür hastalanmam işe yaradı, ağabeyciğim de babamla konuşarak; “Bu adam kardeşime hiç layık değil, sabaha kadar dede gibi öksürüyor, huyları da çok yaramaz.” diyerek beni destekledi Allah razı olsun da kurtuldum, nişanı attık çok şükür. Kuşlar gibi sevinçli, özgürdüm!

O yıllarda okumaya öyle açtım ki pazara çıktığımızda yerlere atılan gazete parçalarını bile okumaya çalışırdım. Annem kolumdan tutup sürüklerdi. Neredeyse silah zoruyla el işi yapmaya, çeyiz hazırlamaya zorlayan annem odadan çıktığında kanepenin minderi altına sakladığım kitabımı okur, odaya gelirken saklayıp el işini elime alırdım. Onun doğru bildiği, istediği gibi olmadığım için sorunlu kız muamelesi görüyordum sürekli.

Bir gazete parçasında rastladığım mektupla İngilizce öğretim kursuna kayıt olmak, en azından bir dersten evden okumaya devam edebilmek istiyordum. Aylık abone ücreti elli altı liraydı ve bana hiç harçlık verilmezdi kız olduğum, evden çıkmadığım için. O yıl Mardin Kızıltepe’de jandarma olarak askerliğini yapan, en sevdiğim üç numara Zeki ağabeyciğime yazdığım mektuplarda döküyordum içimi.

Senin mektubunu hep en sona saklıyorum, çok güzel oluyor çünkü, tadını çıkara çıkara, yavaş yavaş okumak istiyorum diyordu mektuplarında. Bir mektubunda bir baktım ki elli altı lira dergi abone paramı göndermiş zarfın içinde. Sen kaydol, babam bana gönderiyor nasılsa, her ay ben sana gönderirim yazmıştı.

Asker parasından bir yıl boyunca dergi paramı gönderdi Allah razı olsun. O ağabeyciğime ömrümce minnettar oldum. Aynen benim gibi bir hayvan sever olan, çocukluğunda okuldan gelince evimizdeki tüm hayvanların yemini, suyunu kontrol etmeden sofraya oturmayan, hala sokaklardaki tüm hayvanları beslemeye çalışan merhamet timsali ağabeyciğimle en iyi arkadaşı, en büyük desteğiyizdir birbirimizin.

Bir nişandan kurtulmuştum ancak başkaları istemeye gelmeye başlamıştı. Dünürcü teyzelere istemediğimin göstergesi olarak tuzlu kahve içirip hepsi için ayrı ayrı mücadele verirken, bir taraftan da ortaokul son sınıfı dışarıdan bitirip okumaya devam edebilme yollarını arıyordum. Hacettepe sağlık koleji laboratuvar bölümünde okuyan arkadaşımın babası, eski Muhacir köy, yeni adıyla Örnek köylü Recep amca babamın askerlik arkadaşıydı. Onlara misafir gittiğimiz bir akşam babamı ikna etti Allah razı olsun. Gönülsüzce de olsa “Eh bakalım.” dedi babam.

 Hemen o akşam son sınıf kitaplarını aldım arkadaşımdan. Zaten mektuplaşıyorduk. Ortaokulu bitirince onun okuduğu okulun sınavlarına katılıp yatılı okuma hayalleri kuruyordum. Yepyeni bir mücadele dönemi başlıyordu.

Akşama kadar bağda çalışır, akşam da yemek hazırlığı, bulaşık ve ardından hemen her akşam, bizde televizyon olduğu için gelen akraba, komşu misafirlere çay, kahve ikramıyla yorgun düşer, ancak gece yarısına yakın tuvaletin dibindeki küçük odama çekilerek ders çalışmaya çalışırdım. Sabah erken yine bağa gideceğim halde üstelik.

Geceleri tuvalete geçerken ışığımın yandığını gören babam, okumamı istemediği için "Sabaha kadar elektirik harcıyorsun, sen benim ne kadar fatura ödediğimi biliyor musun!"diye bağırmaya başlardı. Okutma sözünden dönmesi korkusuyla yüreğim sıkışır, ödüm kopardı.

 Sonunda çözüm olarak, henüz atılmamış olan, evimizin bir köşesinde duran gaz lambasıyla ders çalışmayı bulmuştum. Babam tuvalete geçerken, terlik tıkırtısını duyduğum an masamda olduğu için hemen kapatıp babamın azarlarından, okutmaktan vazgeçmesi riskinden kurtulabilirdim.

Öyle de yapmıştım ama bu kez de babam tuvaletten çıkmak bilmezdi. Çok yorgun, uykusuz olurdum tüm gün bağda, akşam da evde çalışmış olduğumdan. Karanlıkta beklerken iyice uyku basardı ve ağlamaya başlardım. Uyursam ders çalışamaz, ders çalışamazsam okuyup pek çok köylü kızı bekleyen değişmez yazgıdan kurtulamazdım.

Kış günüydü, hava soğumuştu. Odamda bir teneke soba vardı. Çok hızlı yanar, odayı hamam gibi sıcak yapardı. Sıcaktan yine uykum gelir, uyuma korkusundan pencereyi açardım. Bu kez de buz gibi olurdu içerisi. Üzerime ne bulursam kat kat giyinip hatta eldivenlerimi de takar öyle ders çalışırdım. Gece önemli yerleri kısa kısa not alarak küçük kağıtlara yazar, sabah şalvarımın cebine koyardım. Molalarda toprağa oturup notlarımı çıkarır, çalışırdım. Bağımızda çalışan amele teyzeler benim için dua ederlerdi. “Sen çok istiyorsun belli ki okumayı, inşallah başarırsın, okursun, bizim gibi olmazsın inşallah yavrum.” derlerdi. Allah razı olsun hepsinden.

Ben ne ilktim ne de son oldum. Kardelenler hep çok acı çekti, çok üzüldü. Hepsi benim gibi şanslı olamadılar, karları delemediler. Çiçeklerini açamadan solup gittiler ne yazık ki. O mücadele yıllarımdan beri hep var olan okutulmayan kız çocukları için bir şeyler yapabilme hayalim her şeye rağmen gönlümde dipdiri duruyor hala çok şükür ve belki de bu hayalim beni hayata bağlıyor, yaşadıklarımı yazdırıyor. Bir şekilde nasip olur inşallah.

O gaz lambası evimin başköşesinde en değerli eşyam şimdi. Ne zaman gönlüm daralsa, biraz umutsuzluğa kapılır gibi olsam gözlerim hep ona takılır. Hiç unutmadığım o yorgun, karanlık gecelerde verdiği ışık gönlümün fitilini yeniden ateşler. Aynen o yıllardaki okuma isteğim gibi coşkun, engel olunamaz bir okuma, yazma arzusuyla doldurur içimi.

O ışık benim gibi okuma hakkı elinden alınan, dahası evlendirilmeye kalkışılan küçük kızlara, badire dolu hayatlarıyla bunalmış bir çıkış yolu arayan biçare kadınlara ve tüm hastalara da ulaşmalı. Hayatlarının son bulduğunu, her şeyin bittiğini düşündükleri anda yeniden başlayarak; Bambaşka, sağlıklı, huzurlu, mutlu bir insan olarak hayallerini gerçekleştirebilmelerine vesile olmalı, moral, güç vermeli. İnşallah.

İlla Aşk / Adevviye Şeyda

Bu yazı 91 defa okunmuştur .