Adevviye Şeyda Karaslan

Adevviye Şeyda Karaslan

İLLA AŞK'LA

02 Ekim 2019 - 19:07

Günlerdir deli deli esen rüzgar dindi, ince bir yağmur başladı nihayet. Güneş de var üstelik. Yağmur damlaları billur gibi parlıyor güneş ışığıyla. Dağdaki otların, zeytin ağaçlarının yeşili gözlerimi kamaştırıyor. Koyunların çıngırak sesleri, yeni doğmuş, zıplaya zıplaya annelerinin peşinden koşuşan kuzucukların melemeleri inanılmaz huzur veriyor her zamanki gibi. Kış aylarında gündüz, yaz aylarında ise geceleri gelirler koyunlar dağa. Kuzuların melemelerine karışan çıngırak sesleri ve çobanın seslenişleri duyulmaya değerdir. Koyunların sahibi ve çobanı Mustafa amca çok sevdiğimi bildiği için özellikle evimin hizasında otlatıyor sürüyü. Bazen selamlaşıp hal hatır soruyoruz. Fırsat bulmuşken teşekkür ediyorum. Çok mu seviyorsun, sağlığına iyi mi geliyor kuzucuklar? Çok iyi görünüyorsun maşallah diyor.

Dağın yamacındaki komşu Ali bey yumurta getirmeyince kendim gitmek zorunda kaldım önceki gün ve iyi ki getirmemiş dedim. Dağ muhteşemdi çünkü. Yakından çok daha güzeldi. Yukarılara çıktıkça gökyüzü de daha bir güzelleşiyordu. Elini uzatsan dokunacakmışsın hissi ile bambaşka duygulara neden oluyordu. Çiçeklerinin kokusu içimi bayıltan iğde ağaçlarını, çoğunun adını bilmediğim ancak çocukluğumdan çok iyi hatırladığım rengarenk dağ çiçeklerini seyredip fotoğraflarken, o kümesleri dolaşıp beş tane bulup getirdi hemen sağ olsun. “Günlük taze getireyim, şifa olsun inşallah Şeyda hanım; Oturmaya da buyur gel, biz komşuyuz.” dedi. İnşallah, siz de buyrun diyerek ayrıldım.

Dönüşte daha dikkatli baktım, bitki örtüsü de değişmişti her yıl olduğu gibi. Şubatta dağ laleleri ile başlıyor hep; Gelincikler, papatyalar derken mayıs sonunda hatme güller ve mor deve dikenleri açıyor. Bahardaki yeşillik yerini güneş ışığında uhrevi bir güzelliğe bürünen altın gibi parlayan saman sarısına bırakıyor.

Elli yıla yakın yorucu, limit üzeri zor hayat sonunda emekli olarak İstanbul'un ezici kalabalığından kaçıp sığındığım, memleketim Manisa'nın Salihli ilçesindeki güzel huzur yuvam, zor hayatım için Rab'bimin tesellisi, hediyesi diye hissediyorum. Lütfunun farkında, her daim şükründeyim de şükürler olsun.

Uzakta olduğum otuz beş yıl boyunca, hep üzerinde çoban ve kuzularıyla Bozdağları hayal etmiştim, hatta resimler çizerdim dağda otlayan koyun, kuzular ve çoban figürlü fakat çobanı hep bir ağaca yaslanmış oturup kaval çalarken resmederdim. Nereden aklımda kaldı ise. Burada hep ayakta olduğunu gördüğümde çobanın eline bir kaval verip, lütfen şu zeytin ağaçlarından birine yaslanır mısınız, ben sizi hep böyle hayal edip resmetmiştim demek gelir içimden.

Meğer çobanlar hiç oturmazmış, otururlarsa koyunlar kaçarmış. Evimi alıp içini yaptırdığım günlerde bilmiyordum dağa çoban ve koyunların geldiğini, hiç rastlamamıştım, taşındığım gün gördüm ve sevinçten çıldırdım.

Yıllarca her atandığımız şehirde, lojmanımızı görmeye gittiğimizde, eve girer girmez hemen mutfak penceresine koşardım. Pencereden bir tek de olsa bir ağaç görünüp görünmediği olurdu merakımın, heyecanımın nedeni. Anne olarak evin bana düşen bölümü daha çok mutfak olduğundan, penceremden o bir tek ağaç üzerinden kainattaki değişimi, mucizeyi, sırrı takip etmekti en büyük zevkim, heyecanım çünkü.

İlkbahar gelince doğanın tomurcuk tomurcuk aşkla uyanışını, sonrada yeşilin tonlarını izlerdim açıktan koyuya günbegün yapraklarında. Belki çiçek de açardı, akasya ya da badem, erik, kirazsa. Yazın koyulaşırdı renkleri yaprakların, gölgesi olur, meyve verir, çocuklar asılırdı dallarını. Sonbahar gelince de yapraklar hayran olduğum o muhteşem kızıl rengine dönüşüp konfeti gibi dökülürdü sonbahar rüzgarlarıyla.

Sonbaharın sonlarında tek tük kalan yaprakları saymaya çalışır, son yaprakları sayarak ölümü bekleyen hastane arkadaşı için, yağmurlu bir gecede tıpkı diğer yapraklar gibi yaptığı bir yaprağı ağaça sıkıca bağlayarak, bir hayat kurtarmakla mucize yaratan, yağmurda ıslandığı için kendisi hastalanıp hayatının şaheserini yapmış ve bir hayat kurtarmış olmanın mutluluğuyla bedenen ölen ancak hikayesiyle ölümsüzleşen ressamın son yaprak adlı hikayesini düşünürdüm.

Kış geldiğinde, tam içime kasvet veren çıplaklık oluştuğunda aniden kar bastırır o kup kuru dallar gelin gibi ne muhteşem olurdu, seyre doyamazdım. Tıpkı mevsimler ve ağacın mevsimlerle değişen güzelliği gibi hayatın her dönemi de ayrı güzel, yaşamak her şeye rağmen, her haliyle ne güzeldi!

İşte bu evime yerleşince anladım ki; Allah'ım o çok sevdiğim ve özlemle hep görmeyi dilediğim mucizesi ağacını, onlarca olarak, üzerinde çoban ve koyunlarıyla üstelik Boz dağlarımı da pencerelerimin önüne getirmişti adeta. Lütuflarına layık olabilmeyi, hakkını verebilmeyi, devamını, rıza dairesinde, sağlıkla, huzurla, mutlulukla yaşamayı, hakkınca kulluk, ibadet ve hizmet edebilmeyi de nasip eylesin inşallah. Amin.

AŞK /İLLA AŞK'LA

RÜYA!
Seyrindeyim içimde, bin bir renkli Dünyanın
Sırrını arıyorum, bu büyülü rüyanın
Hazanı esiyorken,ömrümde son baharın;
Yaprak kopsa ne olur,ha bu gün,hada yarın!
...Ben sonsuz baharların özlemiyle yanmışım;
...İçimdeki baharı,dışımda aramışım!

Baki Tosun 

Bu yazı 538 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum