Taziye yemekleri kalkmalı mı? Bu soru, son yıllarda Türkiye’de hem dini hem de sosyal yönleriyle en çok tartışılan başlıklardan biri haline geldi. İlk bakışta masum bir gelenek gibi görünen taziye sofraları, bugün birçok aile için ağır bir maddi ve manevi yük anlamına geliyor. Meselenin bu denli gündemde olmasının nedeni de tam olarak burada yatıyor.
2025 yılında pek çok bölgede taziye yemeklerinin kaldırılması ya da sınırlandırılması için ciddi adımlar atıldı. Mardin, Aksaray ve Şanlıurfa’nın bazı ilçelerinde mülki amirler, bu uygulamayı yasaklayan ya da belirli kurallara bağlayan kararlar aldı. Taziye evlerinin girişine asılan “Bu taziye evinde yemek verilmemektedir” tabelaları, daha kapıdan girerken beklentiyi ortadan kaldırmayı ve sosyal baskıyı kırmayı amaçladı. Çünkü bu baskı, bireysel bir itirazla değil ancak toplumsal bir mutabakatla aşılabiliyor.
Oysa hem geleneğin hem de dinin özünde bambaşka bir anlayış var. Asıl olan, cenaze sahibine yemek yedirmektir; cenaze sahibinin yemek dağıtması değil. Komşuların ve akrabaların yemek yapıp yas evine getirmesi, acılı ailenin mutfak telaşından kurtulmasını sağlar. Ne var ki günümüzde bu anlayış tersine dönmüş; cenaze evleri adeta birer “restoran” gibi hizmet verir hale gelmiştir. Bazı din âlimleri de özellikle mirasçılar arasında yetim varsa, miras malından bu tür yemekler verilmesinin kul hakkına girebileceği yönünde uyarılarda bulunmaktadır.
Taziyenin asıl amacı acıyı paylaşmak, teselli etmektir. Ancak yemek telaşı çoğu zaman bu amacı gölgede bırakıyor. Ev sahipleri gelenlere hizmet etmekten ne dua edebiliyor ne de taziyeleri hakkıyla kabul edebiliyor. Hatta kimi zaman ortam, bir yas evinden çok sosyal bir toplantı havasına bürünüyor.
Belki de çözüm, taziye yemeğini tamamen kaldırmaktan ziyade geleneği aslına döndürmekte yatıyor. Bazı illerde belediyelerin yemek hizmetini üstlenmesi, aileyi bu yükten kurtaran önemli bir adım. Ağır yemekler yerine çay, su ya da basit bir ikramla taziye sürecinin geçirilmesi de mümkün. Nitekim bazı köyler ve aşiretler ortak karar alarak taziye yemeği uygulamasını tamamen kaldırmış durumda. Bu tür toplu kararlar, sosyal baskıyı kırmada son derece etkili oluyor.
Komşuların yardımlaşma amacıyla getirdiği yemekler elbette kıymetlidir. Ancak cenaze sahibinin borçlanarak verdiği yemekler hem aklen hem de vicdanen tartışmalıdır. Bir kişinin tek başına “Yemek vermiyorum” demesi zor olabilir; fakat bir makamın ya da ortak bir kararın varlığı, cenaze sahibine güçlü bir mazeret sunar.
Ne yazık ki pek çok insan bu geleneği dini bir zorunluluk sanıyor. Oysa Peygamberimizin tavsiyesi açıktır: “Cenaze evine yemek götürün, çünkü onların başı derttedir.” Bu mesajın camilerde ve toplumda daha fazla anlatılması, geleneğin nasıl tersine döndüğünü göstermesi açısından büyük önem taşıyor.
Bir de işin düşündürücü bir başka boyutu var: Sırf yemek yiyebilmek için cenaze ilanlarını takip edenler… “Yemek için taziye gezenler” meselesi, toplumsal empatinin ne kadar zayıfladığını gösteren acı bir tablo. Yas evlerinde yemeğin lezzetinin, etin kalitesinin, pilavın kıvamının konuşulması; taziyenin kutsiyetini ve vakarını zedeliyor. Bir yas evinin restoran gibi puanlanması, açık bir kültürel yozlaşma göstergesidir.
Sonuç olarak taziye yemeği meselesi sadece bir sofra meselesi değildir. Bu konu, bir toplumun acıya duyduğu saygının ve yardımlaşma ahlakının gerçek bir sınavıdır. Ateş düştüğü yeri yakarken, o ateşe odun taşımak yerine cenaze sahibinin omzundaki yükü almak gerçek insanlık vazifesidir. Geleneği aslına döndürmek; gösterişten uzak, samimi ve sessiz bir yas ortamını yeniden inşa etmekle mümkündür.
Yorumlar
Kalan Karakter: