Günümüzde birçok insan güne daha gözünü açmadan zihninde onlarca düşünceyle başlıyor. "Ya işler yolunda gitmezse?", "Ya başıma kötü bir şey gelirse?", "Ya hata yaparsam?" gibi düşünceler gün içinde defalarca zihni ziyaret ediyor. Bir süre sonra kişi bu düşünceleri normal sanmaya başlıyor. Oysa sürekli kaygıyla yaşamak, hayatın doğal bir parçası değildir.
Kaygı aslında insanın hayatta kalmasını sağlayan önemli bir duygudur. Sınav öncesinde çalışmaya motive eder, trafikte dikkatli olmamızı sağlar, tehlikeleri fark etmemize yardımcı olur. Ancak kaygı, gerçek bir tehlike olmadan sürekli alarm veren bir güvenlik sistemi gibi çalışmaya başladığında yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürür.
Toplumda en sık karşılaşılan yanlış inanışlardan biri, "Çok düşünürsem kötü şeyleri engellerim." düşüncesidir. Oysa araştırmalar gösteriyor ki aşırı düşünmek, problemlerin çözümünü kolaylaştırmaktan çok zihinsel yorgunluğu artırır. Kaygı arttıkça kişi daha fazla düşünür; daha fazla düşündükçe kaygısı daha da büyür. Böylece bir kısır döngü oluşur.
Kaygının belirtileri yalnızca zihinsel değildir. Çarpıntı, nefes darlığı, mide rahatsızlıkları, kas gerginliği, baş dönmesi, terleme, uyku problemleri ve dikkat dağınıklığı da kaygının bedendeki yansımalarıdır. Ne yazık ki birçok kişi önce kalp, mide veya nöroloji polikliniklerine başvurmakta; tüm tetkikler normal çıktığında ise "Bende bir şey yokmuş." diyerek yaşadığı sıkıntıyı görmezden gelmektedir. Oysa beden bazen ruhun konuşma şeklidir.
Kaygıyla mücadelede yapılan en büyük hatalardan biri de kaygıyı tamamen yok etmeye çalışmaktır. Çünkü insan "Kaygılanmamalıyım." dedikçe kaygısını daha fazla fark eder. Tıpkı "Beyaz bir ayıyı düşünme." denildiğinde zihnimizin hemen beyaz ayıyı canlandırması gibi...
Peki neler yapılabilir?
Öncelikle her düşüncenin gerçek olmadığını kabul etmek gerekir. Zihinden geçen her senaryo gerçekleşecek diye bir kural yoktur. Düşünceler yalnızca zihinsel olaylardır; kanıt değildir.
İkinci olarak belirsizliğe tahammül etmeyi öğrenmek önemlidir. Hayatta hiçbir konuda yüzde yüz garanti yoktur. Sürekli garanti aramak, kaygıyı azaltmaz; aksine besler.
Üçüncü olarak kaçınma davranışlarını fark etmek gerekir. Kaygı hissettiği için toplu taşımaya binmeyen, sunum yapmayan, yalnız dışarı çıkmayan veya sürekli yakınlarından güvence isteyen kişiler kısa süreli rahatlama yaşasalar da uzun vadede kaygılarının daha da güçlendiğini görürler. Cesaret, korkunun hiç olmaması değil; korkuya rağmen küçük adımlar atabilmektir.
Ayrıca bedenimizi ihmal etmemek gerekir. Düzenli uyku, fiziksel aktivite, dengeli beslenme ve kafein tüketimini sınırlandırmak, kaygının şiddetini azaltmada önemli katkılar sağlar. Nefes egzersizleri ve gevşeme çalışmaları ise bedenin alarm sistemini sakinleştirmeye yardımcı olur.
Unutulmaması gereken önemli bir nokta da şudur: Kaygı bir kişilik özelliği değildir. "Ben zaten kaygılı bir insanım." demek yerine, "Şu an yoğun kaygı yaşıyorum." diyebilmek değişimin ilk adımıdır. Çünkü duygular gelip geçicidir; kimliğimiz değildir.
Eğer kaygı günlük yaşamınızı, işinizi, okulunuzu, aile ilişkilerinizi veya sosyal hayatınızı etkilemeye başladıysa; sık sık panik atak yaşıyor, uyuyamıyor, sürekli kötü bir şey olacak hissiyle yaşıyor ya da kaçınma davranışlarınız giderek artıyorsa profesyonel destek almaktan çekinmeyin. Erken dönemde alınan psikolojik destek, sorunun kronikleşmesini büyük ölçüde önleyebilir.
Unutmayın; güçlü olmak hiç kaygılanmamak değildir. Güçlü olmak, kaygıya rağmen yaşamaya devam edebilmek ve gerektiğinde yardım istemeyi bilmektir. Ruh sağlığı da en az beden sağlığı kadar değerlidir. Kendinize göstereceğiniz küçük bir özen, yaşamınızda büyük bir değişimin başlangıcı olabilir.
Yorumlar
Kalan Karakter: