Bir uzman olarak danışan koltuğunun karşısında her gün aynı cümlelerle karşılaşıyorum: “Aslında her şey yolunda ama içimde durmayan bir sıkıntı var.” Bu cümle, çağımızın en yaygın ama en az fark edilen psikiyatrik sorunlarından biri olan kaygı bozukluklarının sessiz bir özeti gibidir. Görünmezdir; alçıya alınmaz, röntgende çıkmaz. Ama insanın hayatla kurduğu bağı yavaş yavaş aşındırır.
Kaygı, insan doğasının doğal bir parçasıdır. Tehlike karşısında bizi uyarır, önlem almamızı sağlar. Sorun, bu alarm sisteminin sürekli çalmasıyla başlar. Ortada gerçek bir tehdit yokken beden tetikte, zihin en kötü senaryolara kilitlenmiş durumdadır. Kalp çarpıntısı, nefes darlığı, mide ağrısı, yoğun endişe… Kişi çoğu zaman bu belirtileri bir “hastalık” olarak değil, kişisel bir zayıflık olarak yorumlar. İşte asıl yük de burada başlar.
Toplum olarak duygularla ilişkimizi çoğu zaman bastırma üzerinden kurarız. “Takma kafana”, “Geçer”, “Herkeste var” gibi iyi niyetli ama yüzeysel telkinler, kaygı yaşayan kişiyi daha da yalnızlaştırır. Çünkü bu sözler, yaşanan deneyimi geçersiz kılar. Oysa kaygı bozukluğu, irade eksikliği değildir; beyindeki düşünce süreçleriyle bedenin stres tepkisi arasındaki dengenin bozulmasıdır. Yani kişinin “istememesiyle” düzelecek bir durum değildir.
Köşe yazısı yazmanın en büyük avantajı, istatistiklerin ötesine geçip insan hikâyelerine kulak verebilmektir. Kaygı bozukluğu yaşayan biri, dışarıdan bakıldığında başarılı, üretken ve güçlü görünebilir. İçeride ise sürekli bir kontrol etme hali vardır: Ya bir şey olursa? Ya yetişemezsem? Ya rezil olursam? Zihin, geleceği bir tehdit alanı olarak tarar. Bu da kişiyi an’dan koparır. Hayat, yaşanan bir deneyim olmaktan çıkıp, atlatılması gereken bir sınava dönüşür.
Psikoterapi sürecinde en çok çalıştığımız noktalardan biri, kaygıyla savaşmayı bırakmaktır. Paradoksal ama etkilidir. Kaygıyla ne kadar kavga edersek, o kadar güçlenir. Onu anlamaya, bedenimizdeki sinyallerini fark etmeye ve düşüncelerimizin mutlak gerçekler olmadığını görmeye başladığımızda, etkisi azalır. Psikiyatrik destekle birlikte yürütülen psikoterapi, bu noktada güçlü bir iyileşme alanı sunar. İlaç, beyin kimyasını düzenlerken; terapi, düşünce alışkanlıklarını ve duygusal tepkileri dönüştürür.
Kaygı bozukluklarıyla ilgili en önemli meselelerden biri de damgalanmadır. Hâlâ birçok kişi, psikiyatrik destek almayı “etiket” olarak görür. Oysa ruh sağlığı, beden sağlığından ayrı düşünülemez. Nasıl ki yüksek tansiyon için doktora gitmek doğal karşılanıyorsa, yoğun kaygı için destek almak da aynı derecede doğaldır. Güçlü olmak, tek başına dayanmak değildir; gerektiğinde yardım isteyebilmektir.
Bu yazıyı okuyan ve kendinden bir parça bulan herkese şunu söylemek isterim: Kaygınız sizi tanımlamaz. O, yaşadığınız bir durumdur; kim olduğunuz değil. Konuşuldukça hafifler, anlaşıldıkça dönüşür. Sessiz kalmak zorunda değilsiniz. Ruh sağlığı, lüks değil; temel bir ihtiyaçtır. Ve her ihtiyaç gibi, karşılandığında insanı hayata biraz daha yaklaştırır.
Yorumlar
Kalan Karakter: