Baba olmak, çoğu zaman yüksek sesle sevmek değil; hayatın en ağır yüklerini kimse görmeden sırtlanıp, hiçbir karşılık beklemeden taşımayı kabullenmek, kendi yorgunluğunu içine gömüp ailesinin ayakta kalmasını her şeyin önüne koymak demektir.
Baba, sabahın henüz aydınlanmadığı saatlerde evden çıkarken ardında bıraktığı sessizliğin, akşam eve döndüğünde çocuklarının yüzündeki gülümsemeye dönüşeceğini bilerek yürür; yağmurda ıslanır, soğukta üşür, sıcakta terler ama hiçbir zaman “zor” demez, çünkü onun dünyasında zorluk, evde eksiklik yaşanması ihtimalinden daha hafiftir.
Çoğu zaman sert görünür, az konuşur, duygularını kelimelere dökmekte zorlanır; fakat bu suskunluğun içinde, evladının geleceğine dair taşıdığı binlerce endişe, uykusuz gecelerde kurduğu hayaller ve kimseye anlatmadığı dualar saklıdır.
Bir baba, kendi hayallerinden vazgeçtiğini bile fark etmeden, çocuklarının hayallerini gerçekleştirmek için ömrünü parça parça harcar; giydiği eski ceketi, ertelenen istekleri, yarım kalan umutları onun fedakârlık defterinde sıradan bir ayrıntıdan ibarettir.
Başarıyı uzaktan izler, alkışı başkasına bırakır, gururunu gözlerinin en derin yerine saklar; çünkü onun için asıl mutluluk, adının anılması değil, emeğinin meyve verdiğini sessizce görmektir.
Yıllar geçtikçe elleri daha fazla nasır tutar, adımları yavaşlar, sesi eskisi kadar güçlü çıkmaz; ama yine de bir köşede durup “Bir ihtiyacın var mı?” diye sormaktan vazgeçmez, çünkü baba olmak emekliliği olmayan bir görevdir.
Babanın emeği çoğu zaman fark edilmez, sözlere dökülmez, bayramlarda ya da özel günlerde hatırlanır; fakat geriye dönüp bakıldığında, güçlü bir hayatın, sağlam bir duruşun ve dimdik ayakta duran bir ailenin temelinde hep onun sessiz fedakârlığı vardır.
Ve insan, babasını gerçekten anlamayı çoğu zaman geç öğrenir; kendi omuzlarına hayatın yükü binmeye başladığında, bir zamanlar babasının neden bu kadar sustuğunu, neden bu kadar direndiğini ve neden sevgisini kelimelerle değil, emekle anlattığını fark eder.
Yeşilçam filmlerinde baba denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri hiç şüphesiz Münir Özkul’dur; o, bağırıp çağırmadan da otorite olunabileceğini, sert bakışların ardında nasıl koca bir merhamet saklanabileceğini izleyiciye hissettiren bir babaydı.
Münir Özkul’un canlandırdığı babalar, evin direği olmanın ne demek olduğunu, yoksulluğa rağmen onuru ayakta tutmayı ve çocuklarına bırakılacak en büyük mirasın para değil, karakter olduğunu sessizce anlatırdı. Onun filmlerindeki baba figürü, Yeşilçam’ın hafızasına kazınmış bir emek, sabır ve vicdan timsali olarak hâlâ yüreğimizde yaşamaya devam ediyor.
Aile Şerefi filmindeki baba karakteri, Münir Özkul’un yüzünde hayat bulan ve Anadolu’nun vicdanını, onurunu ve sabrını temsil eden güçlü bir kimliktir; o baba, zenginliğe değil alın terine, gösterişe değil namusa yaslanan bir hayat anlayışının ete kemiğe bürünmüş halidir.
Evlatlarını ayakta tutmaya çalışırken kendi yoksulluğunu sessizce kabullenen, yanlış karşısında susmayan ama doğruyu da bağırarak değil duruşuyla anlatan bu karakter, Anadolu insanının “başım dik olsun yeter” diyen ruhunu taşır.
Aile Şerefindeki baba, Yeşilçam’da bir rol olmanın ötesinde, Anadolu’nun binlerce evinde yaşanmış, hala da yaşamakta olan gerçek bir baba hikayesidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: