İstanbul Çekmeköy, Siverek ve Kahraman Maraş’ta cereyan eden müessif olaylarla yüreğimize tarifsiz acı düştü. Vefat eden kardeşlerimize rahmet, yaralı kardeşlerimize Rabbimden şifalar , yakınlarına da sabırlar dilerken, 56 yıl öncesi devlet arşivine giren eğitimle ilgili bir anekdotu siz okurlarımla paylaşmak istiyorum.
12 Eylül’ün hemen sonrasında Başbakanlığın yayınlamış olduğu bir kitap: “Türkiye’de Terör Hareketleri ve Kaynakları.” Bütün eğitim kurumlarına gönderilen bu kitabı, bir değil birkaç defa okudum. Kitapta ilgimi çeken iki olayı, son haftalarda eğitimde yaşadığımız müessif olaylara benzerliği nedeniyle arzedeyim.
Birincisi, 12 Eylül öncesi anarşiye karışan kesimlerin istatistikî rakamları, başta üniversite öğrencileri, lise öğrencileri, öğretmenler, üniversite öğretim üyeleri, memurlar, işçiler v.s. diye sıralanıyor; ama bunların içinde çoban yok, çiftçi ve esnaf yok, köylü yok, ev hanımı yok. Kim var? Tabii genelleme yapmadan söylüyorum Devlet’in okulunda okuyup, Devlet’ten aldığı maaşla çoluk çocuğunun karnını doyuran insanlar.
İkinci olayı arzetmeden önce 12 Eylül öncesi olaylarla ilgili kısacık bir hatırlatma: Şehirler paylaşıldı,Üniversiteler işgal edildi, hocaların çalışma odaları basıldı, kitapları ve daktiloları pencerelerden dışarı atıldı. Üniversite kütüphaneleri darmadağın edildi. Boykot ve işgallerle okullara olabildiğince zarar verildi. Bankalar kundaklandı ve soyuldu, işçiler çalıştıkları fabrikanın makinelerini kırdı. ( İzmir Çiğli’deki Tariş iplik Fabrikasını hatırlayalım.) Bütün bunlardan öte beş bin genç öldürüldü, bunun yanında nice öğrenci, öğretmen, profesör, bilim adamı ve siyasetçi katledildi. 11 Eylül günü ülkemizde 27 insan öldürüldü. Bunlardan 13 tanesi lise müdürü idi. O yıllarda bana da silah çekildi, bereket yaşayacak ömrümüz varmış. Silah çekenin silahı ateş almadı. Bütün bunları herhangi bir düşman ülkenin gençleri ve insanları yapmadı. Büyük şeytan Amerika’nın kardeşi, kardeşe kırdırdığını, 12 Eylül sonrası yine Amerika’nın “ Bizim çocukları”yla anladık.
Şimdi ikinci olayı anlatayım. 12 Eylül’ün en hararetli ve hareketli günleri. 12 Eylül öncesi anarşiye karışan gençler veya kişiler, her kimse aranmaya başlandı. Bulunanlar, askeri mahkemeye çıkarılmakta, bulunamayanlar, aranmaya devam edilmektedir. Bu anlattıklarımı kesinlikle bir siyaset yazısı olarak algılamayın. Ben, yıllardan beri eğitimdeki bir çarpıklığı, Devlet ağzıyla, size aktarmaya çalışacağım.
Üniversite öğrencisi, gençlik liderlerinden biri. Üniversiteyi işgalde liderlik yapmış, Devlet malına zarar vermiş, banka soymuş, cinayet olaylarına adı karışmış ve sıkıyönetim tarafından her yerde aranmakta. Bu delikanlı, bir Anadolu çocuğudur; Anadolu kasabalarından birinde, o yörenin sıkıyönetim komutanı, delikanlının köye, babasının evine geldiği ihbarını alır ve bir gece bu gencin babasının evinde arama yapar. Genç evde yoktur, ihbar asılsız çıkmıştır. Komutan, bu gencin babasını karakola çağırır ve babaya:
“ Nedir bu senin oğlundan çektiğimiz? Derhal oğlunu bul! Nerede ise yerini söyle!” der. Gencin babası:-“ Komutanım, ben size bağıracağım yerde siz bana bağırıyorsunuz? Çocuğumu ben sizden istiyorum,” diye cevap verir. Komutan:- “Sen ne demek istiyorsun? Delikanlı, benim oğlum mu?” diye çıkışınca gencin babası:- “Komutanım, benim beş tane çocuğum var. Biri tarlada çift sürüyor, biri bakkal dükkânında, biri dağda çobandır. Diğeri kız, kocadadır. Bunlardan şikâyetin varsa hemen kendi elimle tutup getirip size teslim edeyim; ama siz, benim devlet’e teslim ettiğim oğlumdan şikâyetçisiniz. O konuda asıl ben sizden şikâyetçiyim, devletimden şikâyetçiyim. Ben oğlumu, okusun; bu memlekete ve devletine faydalı olsun, diye devletime ve devletimin okullarına teslim ettim. Anarşist olsun, diye teslim etmedim. Benim oğlumu devlet anarşist yaptı. Ben sizden şikâyetçiyim. Çocuğum, diğerleri gibi benim dizimin dibinde olsa idi, bu suçları işleyemeyecek ve devletime zarar vermeyecekti. Ben de baba olarak bu durumlara düşmeyecektim. Oğlumu ben sizden istiyorum.” dediğinde komutan, babaya söyleyecek bir söz bulamaz. Sanırım, bir sıkıyönetim komutanı ile acılı bir baba arasında bir Anadolu köyünde birebir yaşanmış bu olay, eğitimimizin zafiyeti hakkında ilgililere ve yetkililere çok şeyler anlatıyordur”
Şimdi, durup düşünelim. O günden bugünlere eğitimde ne değişti? İnsana sevgiyi ve saygıyı, diğer canlılara merhameti, yeşili ve çevreyi koruma bilincini verebiliyor muyuz? İyi ve güzel davranışların yanında, kötü ve istenmeyen davranışların da temeli eğitimdir. Eğitim, bir milletin en büyük hayati meselesidir. Dün olduğu gibi bugün de eğitimimizde görülen zaaflar düzeltilebildi mi?
Hiç unutamadığım hadiselerden birini de Almanya’daki kardeş okul Apian Lisesinin, Manisa Lisesi’nin davetlisi olarak geldiği 1991 yılında yaşadım. Kardeş okul Apian Lisesi için Çanakkale, İstanbul ve Bursa’yı kapsayan bir gezi programı düzenlemiştik. Buraları gezip Manisa’ya döndükten sonra ülkelerine dönmeden önce ilde de bir protokol gezisi yaptık. Apian Lisesi öğrencilerini, müdürleri Dr. Riederer ile birlikte,- kulakları çınlasın-, Valimiz Rafet Üçelli Bey’in makamına çıkardım. Vali’mize, gezdiğimiz yerleri ve gezi programını sundum.
Vali’miz Rafet Üçelli, öğrencilerle hoş-beşten sonra samimi bir hava içerisinde Alman öğrencilere: “Size iki sorum olacak. Bunları hiç çekinmeden cevaplamanızı istiyorum.” dedi ve birinci sorusunu sordu: “Gezdiğiniz yerlerde, ülkemiz açısından beğendiniz taraflar nelerdir? İkinci sorum da ülkemizdeki beğenmediğiniz, sizin hoşunuza gitmeyen taraflar nelerdir? Bunları açık yüreklilikle anlatmanızı istiyorum.” dedi. Alman öğrenciler kendi aralarında fısıldaştıktan sonra aralarında bir arkadaşlarını sözcü olarak görevlendirdiler. Sözcü öğrenci: “Efendim, arkadaşlarım adına önce beğendiğimiz tarafları söyleyeyim. İnsanlarınız çok sıcakkanlı, samimi ve birbirleriyle çok kısa sürede, çok içten diyalog kurabiliyorlar. Mesela, Okul Müdürü Sayın Kadir Keskin’in, gezdiğimiz yerlerde gerek polis, gerekse diğer insanlarla hep kucaklaştığını ve elinin öpüldüğünü gördük. Özellikle gece saat ikide İstanbul’da otobüsle kalacağımız misafirhaneyi ararken şoför, polise yol sordu. Polis, otobüsün içine girdi, Sayın Kadir Keskin’in elini öptü ve onunla kucaklaştı. Şahsen bu davranışlar bizim çok dikkatimizi çekti. Bunlar, Almanya’da bizim göremediğimiz sıcak ve samimi ilişkiler. Bunlar çok hoşumuza gitti. (Tabii yolda rastlayıp kucaklaştığımız kişiler ve elimi öpen polis, karşılaştığımız eski öğrencilerimizdi) İkinci sorunuzu da şöyle cevaplamak istiyoruz. Gezdiğimiz yerlerde tuvaletlerde yeterli temizlik göremedik. Bir de yol kenarları çok pisti. Hep kâğıt ve naylon türü artıklar vardı.”
Vali’miz Rafet Üçelli, bu cevap karşısında Alman öğrenciyi tasdik etmekle yetindi ve Alman öğrencilerin tespiti gerçekten çok doğruydu. Alman öğrencilerin bu tespitlerini görmek için parasız umum tuvaletlerle, yol kenarlarını göz önüne getirmemiz kâfidir. Pekâlâ, trilyonların harcandığı eğitim sistemimizde biz çocuklarımızı neden eğitemiyoruz? Bu nahoş olaylar karşısında hâlâ birbirimizden şikâyet edip yine birbirimizi suçlamaya devam mı edeceğiz? Her insanın arkasına bir polis takmamız, elbette mümkün değildir. Kaldı ki takacağımız polis de bir insandır. Bütün mesele, Cenab-ı Hakk bizi yaratırken içimize doğuştan hibe olarak verdiği vicdanı eğitmektir. Dün olduğu gibi bugün de diğer dinlere değil, İslam’a karşı jakoben Laiklik anlayışı hala eğitimin üzerinde baskın halindedir. Yıllardır okullarda Noel kutlaması yapan bu zihniyet, bu yıl kısmen de olsa Ramazan etkinliklerine çıkardığı yaygara hala kulaklarımızda çınlamaktadır.
Daha ülkemizde Erasmus, Avrupa projesi gibi çalışmaların adının duyulmadığı bir dönemde müdürü bulunduğum Manisa Lisesi olarak 1985 yılında Almanya İngolstadt şehrindeki Apian Gymnasium ile “Kardeş Okul” projesi başlatmıştık. Meslektaşım Dr. Frans Riederer, odasında çerçeve içinde gayet güzel bir yazı ile yazılmış bir levhayı gördüğümde levhanın mahiyetini sordum. Meslektaşım: “Bunun bir mektup olduğunu her öğretim yılı başında bu mektubu kendi okulunda ve ilde görev yapan öğretmenlere gönderdiğini, söylemişti. Mektubun içeriğini aynen aktarıyorum:
“Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar… Eğitim den bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden isteğim şudur: Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalılarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla in san olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”
Bugün eğitimimiz sadece ve sadece “ Başarıya” odaklanmıştır. Var mı yok mu başarı… İster başarılı canavar, isterse başarılı psikopat olsun. Ama ille ki başarılı olsun. Ancak iyi bir insan, manevi değerleri özümseyen, iyi bir yurttaş olmaları konusunda kaygu yok. Her gördüğünü isteyen değil, her istediği alınan ve özlemi giderilen çocuk, önce ailesi, sonra da toplum için bir dinamittir. Özentisi geçsin diye 14 yaşındaki çocuğa ateş talimi yaptırılan çocuktan ne beklenir? Bu soruyu bin yıl önce yazılmış Kutadgu Bilig’le cevaplayalım. “ Kimin oğlu- kızı nazlı yetiştirilirse , sonunda ağlamak ve sıkıntı çekmek o anne- babalara mukadderdir.” Cinayet işleyen gençlerin anne- babaları şu anda herhalde bayram yapmıyorlardır. Allah onlara da sabırlar versin. Ergenlik özentisi için poligonda ateş talimi yaptıran İsa’nın babası bütün babalara örnek olsun.
Yaşanan bu elim olaylar karşısında okulların önünde kurulacak X-Ray cihazıyla çantadaki bıçağı ve kesici maddeleri bulabiliriz, peki ya beyinlere saplanan ahlaksızlık ve şiddet hançerini hangi cihazla tespit edeceğiz?
Okul kapısına polisi diktik, peki ya o çocuğun kalbine "Allah korkusunu" ve "kul hakkı bilincini" hangi güvenlik gücüyle yerleştireceğiz, Batı'nın çürümüş, bireyci ve hazza dayalı yaşam tarzını yıllardır "çağdaşlık" ambalajıyla bu millete dayatanların yanında, velilerden “ Din Bilgisi öğretmeni derslerde ahiret, ölüm, şeytan ve cin gibi konularla çocuklarımızın moralini bozuyor” diye ilgili makamlara öğretmeni şikayet eden velilere ne dersiniz?”
Allah hiçbir insanı kötü insan olsun diye yaratmamıştır. Cezaevi seminerlerimde özellikle suç işleyen öğrencilerle konuştuğumda bu çocukları buraya düşüren ise başta kötü aile, kötü arkadaş, kötü çevre ve dijital dünyanın karanlık mahzenleri ile EĞİTİMİ gözardı eden BAŞARIYI öne çıkan eksik eğitim sistemi.
Yukarıda başlığın devamı Kutadgu Bilig’de devamı:” Ata çocuğunu küçüklüğünde başıboş bırakırsa, kabahat çocukta değil atadır. Oğul ve kızın tavrı, hareketi kötüyse, o kötülüğün sahibi yine atadır. Çocuğun öyle olmasına sebep anne- babalardır.” Gel şimdi öğretmen anne ile birinci sınıf emniyet amirinin hatasının faturasını sayın bakanımıza kes ve sayın bakanımızı istifaya davet et. İnsaf … Sanki İsa Aras Mersinli ‘ye poligonda ateş talimini Sayın bakanımız yaptırdı.
Eski filozoflardan biri: “ Ey anne- babalar! kedi ve köpeğinize ayırdığınız zamanın çok azını da çocuklarınız için ayırın!” diyor. Çocuklarınız evinizde gözünüzün önünde, dizinizin dibinde iken dijitalin karanlık sokaklarında , sapık ve sapkın insanlarla dolaşmasına dikkat etmezseniz yarın sizler de Çekmeköy’deki F.S.B.nin, Siverek’teki Ömer Ket ve Maraş’taki İsa Aras Mersinli’nin ebeveynleri gibi göz yaşı dökmek zorunda kalırsınız.

Yorumlar
Kalan Karakter: