Osmanlı döneminde çevresinde sözü sohbeti dinlenen bir Nakşibendi şeyhi İstanbul’da yalıda yapılan bir sünnet düğününe davet edilir. Sünnet çocuğunun dedesi Nakşibendi şeyhinden sünnet çocuğu için dua ister. O arada sünnette bulunan Avrupa’da tahsil görmüş dönemin sıhhat( Sağlık ) bakanı : “Hacım, hacım! hangi devirde yaşıyoruz, artık hap var , iğne var.” deyince ” Şeyh: “ Muhterem efendi! Yakışıklısın, süslü püslü gayet güzel giyinmişsin, yakışıklığın bir kat daha artmış. Üstelik. vekil ve sıhhat bakanı da olmuşsun eşşek!” dediğinde, ortalık buz keser. Biraz önce güzel kelimelerden hoşlan kayık gibi dudakları yayılan bakan, “ “eşşek” kelimesi karşısında yutkunur, kızarır, bozarır, dudakları tir tir titrerken, şeyh bakanın cevabına fırsat bırakmadan devam eder. “ Bakan beyefendi oğlum gördün ya size onurlandırıcı kelimelerle hitap ederken nefsin kabardı, gayet memnundun ama cümlemin sonunda kullandığım “ Eşşek” kelimesi keyfini kaçırdı. Kızardın, bozardın, üzüldün, belki de siz de bana kötü kelime kullanıp kavga etmeyi bile düşündün. Pekala kanımızın akışına, kalbimizin atışına hükmedemeyen bizler, bu çocuğun, sağlığı ve geleceği için Allah ismini anarak dua etmemiz sizi niye rahatsız etti?” dediğinde, sıhhat bakanının Nakşibendi şeyhine söyleyecek söz bulamaz. Sadece sükût eder. Nakşibendi şeyhi yine devam ederek : ” Üstelik devran hep böyle devam etmez. Oturduğun koltukta nice bakanlar oturdu, kalktı. Tarihte hiçbir taç, hükümdarla, hiçbir kadı da koltuğu ile mezarına girememiştir.” diyerek dünden bugüne koltukla adam olanlara güzel bir ders vermiştir.
Çalıştığım yıllarda sabahın erken saatlerinde okula giderken yolumun üzerindeki kamu kurumunda çalışan bir beyle selamsız sürekli sokakta karşılaşırdık. Bir gün kendisine tebessümle selam verdiğimde, o da tebessümle selamımı aldıktan sonra müsaade isteyerek benimle konuşmak istediğini söyledi. Ben de buyurun dediğimde, Manisa’ya geleli nerde ise bir seneye yaklaştı. Ne oturduğum apartmanda, ne de çalıştığım kurumda bana yakınlık gösterip böyle tebessümle selam veren olmadı. Sizin bu selamınız çok hoşuma gitti, içimi ferahlattı. Sizinle tanışmak istiyorum. “ dediğinde, dinimizde sadaka olarak kabul edilen selamın sihrini bir kez daha anladım.
Yanlış anlamazsanız güzel sözle ilgili yaşadığım iki olayı da anlatmak istiyorum. Konya’da üniversitede okurken Konya Kız öğretmen okulunu da dışarıdan bitirdim. Bizi on erkek arkadaşla Konya merkez Mümtaz Koru ilkokuluna uygulama için gönderdiler. Okul müdürü okulu gezdirdikten sonra bizi odasına davet ederek çay söyledi. Çaylarımızı yudumlarken içeri odanın kapısını çalmadan saçı başı ağarmış adeta sarhoş edasıyla 60 yaşlarında bir bayan girdi. “ Müdür! ben yarın okula gelmeyeceğim ne yaparsan yap.” dedi. Müdür bey “ Tamam hoca hanım.” dedi. Daha sonra odada bizleri gören bayan hocahanım: “ Bu delikanlılar kim?” Müdür bey: “ Okulumuza uygulama için gelen stajyer öğretmenler” dediğinde, Bayan öğretmen: “ Bakın delikanlılar bu müdür benim öğrencim. O, bu okulda müdür, ben öğretmenim.” dediğinde, arkadaşlardan bir ses çıkmayınca ben :” Sayın hocam o kadar göstermiyorsunuz” dediğimde, gözü faltaşı gibi açılarak geldi sırtıma vurarak: “ Yaşa be delikanlı, sen kibar bir delikanlıya benziyorsun. Müdür! yarın benim sınıfıma bu delikanlı girecek.” diyerek talimat verdi. Bayan öğretmenin gelmediği günlerde sınıfında ben derse girdim. Bayan hocahanım, normal derslerine girmeye başladığında Bana o kadar destek oldu ki, hatta müfettişler huzurunda anlatacağım konuyu örnek olarak sınıfında anlattı. Ve gerekli materyalleri verdikten sonra bu araç gereçleri güzel kullan, dersi de benim anlattığım gibi anlat.” dedi. Ben de aynısını yaptım. Uygulama sınavında adaylar arasında en yüksek notu ben aldım.
Geçenlerde markette sıramı beklerken torunum yaşında tesettürlü bayan bir kasiyerin sabrına şahit oldum. Müşterilerden yaşı yetmişe dayanmış yüzü fosilleşmiş bir bayan, haklı sayılmayacağı bir konuda kızın baş örtüsünü ima ederek kasiyer kızı fena halde azarladı. Kız pekala tepki gösterebilecekken yaşaran gözleriyle tamamen sakin kalmayı tercih etti. Bunun yanında kasiyer kızın veremediği karşılığı ben dahil müşteriler tepki göstererek bayanın ağzının payını verdik. Bayan baktı ki pabuç pahalı. Kendisine destek çıkılmayınca, arkasına bakmadan hızla marketi ter ketti. Ödeme sırası bana geldiğinde gözü yaşlı kasiyer kıza: “O müşteriye gösterdiğiniz sabra hayran kaldım. Sizin gibi güzel bir kıza da, böyle güzel davranmak gerekirdi. Güzelliğinin zekatını o bayana sabırlı davranmakla verdin.” dediğimde, kızın yüzü bir kat daha güzelleşerek gözlerimin içine baktı ve şöyle dedi.” Teşekkür ederim beyamca, biliyor musunuz? Bugüne kadar beni böyle güzel sözlerle takdir eden ilk insan siz oldunuz. Çok çok teşekkür ederim.”
Buraya kadar ağızdan çıkan sözün önemini anlatmaya çalıştım. Ama bunu en güzel, en veciz bir şekilde ifade eden Türkmen Dervişi Yunus Emre olmuştur.
“ Söz ola kese savaşı/ söz ola kestire başı
İnsan vücudunun ağızına en yakın duyu organlarından biri de “ KULAĞIDIR” Yuvamızda kavgasız, gürültüsüz, hayatta kazasız, belasız, sıkıntısız yaşayabilmemiz için ağzımızdan çıkacak kelimeyi önce başkaları duymadan kulağımızın duyması gerekir. “ KULAĞININ DUYMAMASI GEREKEN KELİMEYİ KULLANAN KİŞİ, AYNI ZAMANDA KENDİ KADERİNİ KENDİ TAYİN EDER.” Kısmet olursa önümüzdeki hafta Akhisar T tipi kapalı cezaevinde mahkum kardeşlerimle beraber olacağım. Gittiğim her cezaevinde olduğu gibi orada da betonarme duvarlar arkasını dolduranların mutlaka ağzından çıkanı, kulağının duymaması gereken sözlerden dolayı orada olduklarını biliyorum.
Siz okurlarıma tavsiyem yuvanızda, yolda, yolakta, trafikte, iş yerinde her nerede olursanız olun hastaneye, hapishaneye Allah korusun kabire girmemek için ağzımızdan çıkan sözü başkaları duymadan kulaklarımız duysun.www.kadirkeskin.net
Yorumlar
Kalan Karakter: