Hiç unutmam, küçüklüğümde koyunlarımızı gece yaylaya çıkardığımızda dağlarda, kırlarda ışıl ışıl ışık veren ateş böcekleri görür, hatta onları toplardık. Ufacık bu böcekler âdeta kandil gibi etrafına ışık verir parlardı. Sadi-i Şirazi, Bostan ve Gülistan’ında anlatır: “ Bir gün birisi, ona: ‘‘Ey geceleri ışıldayan minik böcek, gündüzleri neredesin?’’ diye sorar. Yerden doğan o küçücük böcek öyle bir cevap verir ki, soranın feleğini şaşırtır. “ Ben, gece gündüz meydandayım. Hiçbir yere saklandığım yok. Gündüz de toprak üzerindeyim, güneş ışınları karşısında siz beni göremiyorsunuz.”
Ne var ki zaman zaman yarasalar gibi Allah’ın nuru da bazı insanların gözlerini kamaştırıyor onu göremeyince de inkâra sürüklüyor. Elli altı yıl önce, öğretmenliğe başladığım yıllar, dünyada ve ülkemizde koyu pozitivizmin hâkim olduğu yıllardı. Görev yaptığım Salihli Lisesi’nde sınıfa girdiğimde branşım icabı dersimde “ Kul olarak Allah’a karşı görevlerimiz’’ konusunu işlemeye başladığımda öğrencilerden biri parmak kaldırarak: “ Hocam, Allah yok ki görevimiz olsun.” demez mi? Bir an durakladım. Soru soran öğrencimi azarlamadan ve sakin bir şekilde gülerek: “Yok olduğunu nerden biliyorsun? Yok olanın bir adı sanı olmaz. İnsanlık var olalıdan beri, var ki, varlığından söz ediyoruz”. dediğimde, öğrencilerim düşünceleriyle açılmaya başladı. “Hocam, biz de inanıyoruz ama sizden önce sınıftan çıkan felsefe öğretmenimiz (…) sınıfa girdi. ‘Allah yok’ dedi ve yokluğunu ispat etti.” dediler. Ben de nasıl ispat etti diye, sorduğumda öğrenciler: “Hocam, felsefe öğretmenimiz ( …) bize “sınıfın kapısı var mı? Var dedik. Penceresi var mı? Var dedik. Sınıfta ben var mıyım? Koro halinde varsınız, hocam.’’ dedik. Sonra öğretmenimiz görüyorsunuz ki ‘‘var’’ diyorsunuz. Pekâlâ “Allah var mı?’’ diye sordu. Bizler de var, dedik. ‘O hâlde gösterin’, dedi. Biz de birtakım cevaplar verdik ama bizim cevaplarımızı dikkate almadı ve ilave etti. “Var olan şey görülür, olmayan şey ise görülmez. Allah da görülmediğine göre yok. Ben de gözümle görmediğime duyularımla algılamadığıma da inanmam” dedi. Bana “ Siz ne diyorsunuz, hocam?” dediler.
Ben de öğrencilere: ‘‘Öğretmeniniz, bundan sonraki dersinize girdiğinde aynı soru metoduyla öğretmeninize karşılık verin, o zaman ne diyecek bakalım öğretmeniniz.” dediğimde, öğrencilerin hepsi birden büyük bir sevinçle “nasıl hocam?” dediler. Öğretmeniniz sınıfa girdiğinde; elinizi, kolunuzu, yüzünüzü, saçınızı görüp görmediğini sorun. Elbette alacağınız cevap ‘‘ Görüyorum.’’ olacaktır. Sonra da: “ Hocam, aklımızı, ruhumuzu görüyor musun?’’ diye sorun. Mutlaka alacağınız cevap görmüyorum, olacaktır. Ondan sonra sorularınıza devam edin. Öğretmeniniz aldığı nefesi, çiçeklerin kokusunu görüyor mu? Kelebeklerin kanadının sesini duyuyor mu? Sorun, bakalım (!) Öğretmeniniz her şeyi görüyor mu, duyuyor mu?”
Sırası gelmişken burada sizlere yaşanmış müşahhas bir misal vereyim, dedim. İlk uzay Rus Kozmonotu Yuri Gagarin çok sevdiği sınıf arkadaşı inançlı beyin cerrahı doktor Dimitri’ye kibirli bir şekilde alay vari:” Dimitri ben uzayda ne Tanrı’ya , ne de Meleklere rastladım.” deyince, Beyin Cerrahı arkadaşı da : “ Ben de pek çok zeki, düşünce ve bilim adamının beynini ameliyat ettim ama beyinlerinin hiçbir yerinde tek bir düşünceye, bilgiye ve zekaya rastlamadım” cevabını verir.
Görme meselesinde atalarımızın çok güzel bir sözü vardır. “Görene göz gerek, görmeyene göz ne gerek?” Bizler bu dünyada, gökyüzünde güneşi gördüğümüz gibi Allah’ı göremeyiz. Bizim gözümüzün gücü onun nurunu kapsama gücüne sahip değildir. Cenab-ı Hakk’ın zatını göremeyiz ama eserleriyle bize bahşettiği nimetlerle onu her yerde görebiliriz. Zaten Cenab-ı Hak da: ‘‘Beni zatımla değil, size verdiğim nimetlerimle düşünün.’’ buyuruyor.
‘‘Gerçekten Allah’ın bizlere verdiği sayısız nimetleri düşünürsek, onları saymaya kalkarsak sayamayız. Üstelik Rabb’ı bu dünyada görmemiz, bizim yaratılış gayemize de aykırıdır, tıpkı sizin burada okumanız gibi. Niçin ders çalışıyorsunuz? Çalışmayın! Bütün öğretmenler size sınavlarda soracağı soruları ve cevapları versin, Öğretmenlerin sorduğu sorulara cevap verip terlemeden sınıfınızı geçin, olur mu ?. O zaman ne olurdu? Kimin çalışıp çalışmadığı kimin daha çok bildiği veya bilmediği ayırt edilemezdi. Allah da bizi imtihan için yaratmıştır. Yaratılışımızın gayesi, Rab olarak onu bilip en iyi kulluk görevimizi ifa etmektir. Allah’tan başkalarına taşa, kayaya kula kulluk yapmamaktır.
Maalesef bazı insanlar Allah’ın verdiği nimetlerle kendini yeterli görüyor, yine Rablerinin verdiği sağlık kudret, servet ve şöhretle Tanrılık rolüne hevesleniyorlar. Nitekim bu konuda Tolistoy kendi ruh halini en güzel ifade edenlerden biridir. “ Ün ve para için yazdığım yıllarda hak hukuk mefhumu dikkate almaksızın iyiyi ezerek, kötüyü göklere çıkardığımız yıllarda ben ve meslektaşlarımızın görevi topluma ders vermek ve onları eğitmekti. Kendimizi onların üstünde görerek adeta Tanrı rolüne sığındığımız yıllardı. Ancak çölde aslandan kaçan bir insanla( Şark hikayesi) ile Hint Pnensi Sakya Mumi’nin dadısı ile gezintisi hikayesi sonucu Tolistoy’un uğradığı metafizik ünperti sonucu kendini sorgular. İtiraflarında: “ Bugün veya yarın hastalık ve ölüm beni ve sevdiklerimi yakalayacak ve geriye pis ve kurtçuklardan başka bir şey kalmayacak. Şunu anladım ki Tanrı bizleri sonunda bir kurtçuk olsun diye yaratmamıştır. Çünkü insanın etten , kemikten ibaret olmadığını insanın üzülen, sevinen, gülen, ağlayan bir kalbi ve ruhu olduğunu, hiçbir canlıya vermediği “ Ben neyim, nereden geldim, niçin yaşıyorum, benim görevim ne, sonunda nereye gideceğim?” gibi sorgulama yeteneğini sadece insana vermiştir.
İnsanoğlu bu soruları kendine soramazsa Tanrı’nın verdiği geçici imkanlarla Tanrı rolüne heveslenir? Hayatın sarhoşluğuna kapılarak aklını ve iradesini kullanmadan, yaratılış gayesi dışında hayat sürerse, sonunda manevi sorumluluğu olmayan bir yaşamı tercihle öbür tarafa kalmadan cehennemi bu dünyada yaşamaya başlar. Çünkü Rabb’ın yap dediği şeyler külliyen insanın yararına olup, yapma dediği şeyler de külliyen insanın zararına olan şeylerdir. İnsanlığın başlangıcından beri sosyal bir olgu olan “ DİN” öldükten sonra lazım olan bir kurum değil, dünyada lazım olan bir olgudur. Bir dinin bu dünyada yararı olursa, ancak öbür dünyada da yararı olur. Bu dünyada yararı olmayan, insana huzur vermeyen bir dinin öbür dünyada hiç yararı olmaz.
Burada yazımın başlığına döneyim. Bizim Derviş Yunus’un çok güzel bir deyişi vardır: “ Bu bir rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?” İman da bir nasip işidir. Dimitri’ye nasip olup, Gagarin’e olmadığı gibi. Bu dünya hepimiz için bir imtihan yeridir. Hadi bakalım siz bu okuldan imtihansız diploma alın, mümkün mü?” Bizler de bir imtihan dünyasında yaşıyoruz. Yoksa Cenab-ı Hak; mümin, müşrik, münafık ayrımını nasıl yapacaktı?’’ diyerek, dersimi bir şiirle bitirmiştim:
Allah’ın yarattığı her şeyi göremeyiz/Varlığını hisseder, fakat el süremeyiz.
Isıtır aydınlatır, motorları işletir/Elektrik denen gücü kim görebilir ?
Duyulmaz kelebeğin kanadından çıkan ses/Havayı görmesek de alırız, nefes nefes,
Hiçbir göze görünmez, hiç bir meyvenin tadı/Bugüne kadar güllerin kokusunu gözle gören olmadı.
NOT: Eğitimde dün yaşanmış, bugün yaşanan ve yarın da yaşanabilecek olayları içeren 16. Baskısıyla “ OKUL MÜDÜRÜNÜN GÜNLÜÜNDEN” adlı kitabımla, Yurt içi ve yurt dışı aileye yönelik bayanlara verdiğim seminerler sonunda kızım yaşındaki genç bayan kardeşlerimin seminer sonu “Hocam sizinle yalnız görüşmek istiyorum “ deyip de incir çekirdeğini doldurmayacak problemlerden dolayı boşanarak gözyaşları içindeki pişmanlıklarını içeren “TELAFİSİ OLMAYAN PİŞMANLIKLAR” adlı kitabım yeni ilavelerle 3. Baskısı çıktı. Bu kitaplarımdan birini veya ikisini talep eden okurlarıma yanında, küçüklerin yanında, büyüklerin de ilgi ile okuduğu 26. Baskısı yapılan “ 40 GÜN 40 PROGRAMLI YAZ TATİLİDİNİ BİLGİLER” kitabımı da “ ÜÇRETSİZ” gönderiyorum. Okurlarıma saygı ile duyururum.

Yorumlar
Kalan Karakter: