
Verem hastalığını çocukluğumda “İnce” hastalık olarak bilirdik. Daha da ötesi “ Aşk “ hastalığı olarak da söylenirdi. Bu hastalık hassas ve duygulu kişilerle, keman çalan insanlarda görüldüğü söylenirdi. Köy çocuğu olarak düğünlerde gördüğüm kemancıya hep üzülerek bakardım.
Tıpta Tüberküloz olarak isimlendirilen “Verem “hastalığı ölümcül bir hastalık olarak bilinirdi. Bu yüzden de halk arasında veremden ziyade “ince veya aşk hastalık “yakıştırması da yapılırdı. 1970’li yıllarda Türk filmlerindeki erkek kahramanların düştükleri çaresiz aşk yüzünden acı çekince, film icabı bünyeleri ağır hasar görür, bu yüzden de ince hastalığa tutulmuş rollerine girerlerdi.. Kadın kahramanla umutsuzca son kez bir daha konuşmaya çalışırken kesik, kesik tuhaf bir öksürükle onlara, meramlarını iyice anlatamaz hale düşürür, o öksürüklerin bir yerinde ise arkalarını dönüp saklamaya çalıştıkları bir sahnede ellerindeki bez mendile kan yerine kırmızı boya tükürürlerdi.
Türk ve Dünya edebiyatında tüberküloz hastalığı edebi metinlere de konu olmuştur. Türk edebiyatında tüberkülozun işlendiği metinlere baktığımızda Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminde hastalığın nedeni aşk, aşk acısı ve sevdiğine kavuşamamaktır. Cumhuriyetin ilk yılarında da aynı duygularla ifade edilen hastalık roman ve şiirlere konu olmuştur. Türk yazar ve şairlerden bazılarının da mustarip olduğu bir hastalıktır. Dünya edebiyatında tüberküloz pek çok eserlere (roman, şiir ve opera vs) ve bazı filmlere konu olmuştur. Dünyaca meşhur ressamlardan eserlerinde hastalığı konu edenler bulunmaktadır. Besteledikleri şarkılarda tüberkülozdan bahseden sanatçılar vardır. Hatta gerek yabancı, gerekse, Türk sanatçılardan Mahmut Yesari, Muzaffer Tayyip Uslu, Rüştü Onur, Bedrettin Uşaklı gibi veremle ilgili şiirler yazan verem hastalığından ölen edebiyatçılarımızdır.
Türk ve dünya edebiyatında Tüberküloz üzerinde şiirler ve aşk hikayeleri yazılan ince hastalığın bir mitolojisi vardır. Ama çağımızın hastalığı olan “ Kanser” hastalığının henüz bir mitolojisi yoktur.
1969 Yılında henüz bıyığı yeni terleyen geç bir öğretmen olarak Çanakkale – Biga İmam- Hatip Okuluna öğretmen olarak atandığımda çelimsiz fiziki yapımla öğrencilerden ayırt edilemezdim. Bazen dersten çıktığımızda öğretmen arkadaşlarımız koridorda rastladığında “ Oğlum bana kantinden bir çay alabilir misin?” dediğinde, ben de hemen kantine koşar, çayı getirirdim. Sonra meslektaşımız beni öğretmen odasında gördüğünde özür dilerlerdi.
Bugün olduğu gibi o yıllarda da bir öğretmen haftada yasal olarak 30 saat derse girerken, o günlerde öğretmen eksikliği nedeniyle ben ve meslektaşlarım dersler boş geçmesin diye fahri olarak hafta beş ile on saat ücretsiz ( 35 – 40 saate kadar) derse girerdik.
Okulun yurdu olmadığından öğrenciler genelde namüsait evlerde kaldığından öğretmen arkadaşlar, merhum Osman Şekerci arkadaşımızın teşvikiyle yurt yaptırma teşebbüsüne giriştik. Haftada 35 ile 40 saatin yanında, Yurt inşası için akşamları da köylere gidiyorduk. Aşırı yorgunluk dolayısıyla çenemin altında mercimek büyüklüğünde bir şişkinlik peyda oldu. Dişçiye gittim. Apse diyerek iki tane sağlam dişim çekildi. Fakat şişkinlik inmedi... Nihayet bir sabah uyandığımda Mercimek büyüklüğündeki şişkinlik balon gibi olmuş göz kapağım aşağı inmiş. Aynaya baktığımda şok geçirdim. Rahmetli Osman Şekerci arkadaşım beni Dr.Fehmi beye götürdü. Doktor beni acilen İstanbul Guraba hastanesine sevketti. Hastaneye yattıktan sonra doktorlar çene altımdaki şişkinlikten parça aldılar.
Ben daha hiçbir şeyin farkında değildim. Bir gün viziteye gelen doktor “ Hocam gözün aydın parça temiz geldi” dediğinde “ Hayrola doktor bey ne temizi? “ dediğimde, “ Hocam sizin rahatsızlığınızı “ Kanser olarak düşünmüştük . Bereket düşündüğümüz gibi değil. Adenit Tüberkülozu hastalığına yakalanmışsınız. Sizin ilaçlarınızı yazarak taburcu edeceğiz.” dediğinde “ Kanser” kelimesini ilk defa 1969 yılında İstanbul Guraba hastanesinde doktorun ağzından duymuştum. Ki o yıllarda kanser teşhisi konan hastalara da “ Kanser “ oldun denmezdi.
Neticede ilaçlarım yazıldı. Biga’ya döndüğümde belletici olarak kaldığım pansiyonda her zaman kendilerini rahmetle andığım meslektaşım rahmetli Osman şekerci kardeşim mükemmel bir sofra hazırlamış. Tam sofraya oturup, ilk lokmayı aldığımda, merhum arkadaşım: “ Kadirciğim arkandan çok korkmuştuk” “ Neden?” dediğimde, “ Dr. Fehmi bey sizin için Kanserden başka bir şey çıkarsa ben de yeni bir şey öğreneceğim.” demişti. İnanır mısınız? Lokma ağzımda kaldı. Ve sofradan çekildim. Sınıflarda atüd yapan öğrencileri kontrol için merdivenlerden çıkamadım, dizlerimin bağı çözüldü, ilaçları kullanmaya devam ettiğimde, şişkinlik inmeye başlayınca, moralim düzeldi. Hatta o yıllarda nişanlı olduğum için öğretmen arkadaşlar “ Kadir bey aşk hastalığına yakalanmış” diyerek latifede bulunmuşlardı.
Yukarıda da arzettiğim gibi 19. Yüzyıl ile 20. Yüzyılın yarısına kadar dünyayı kasıp kavuran ince hastalık olarak bilinen veremin bir mitolojisi var. Ama çağımızın hastalığı kanser teşhisi söz konusu olduğunda ,tuhaf bir eveleyip geveleme politikasından söz edilirdi başlangıçta. Ama şimdilerde eveleme geveleme kalktı. Teşhis sonucu hastaların yüzüne söylenilmektedir.
Çağımızın ölümcül hastalığı olarak bilinen Kanserin henüz bir mitolojisi yoktur. Kanserden ölmenin romantizmi de yoktur. Bakışlar kanser hastasının üzerinden kaçırılır, hastalık sizi içten fetheder.. Ne zaman nereye sirayet edeceğinin farkına varılmaz. Verem hakkında şiirler yazılmıştır, hikayeler anlatılır da kanser için henüz trajedik şiirler ve hikayeler henüz sahifelere yansımamıştır.
Ancak, doktorların ifadesine göre kanser hastalığının tedavisi, mümkün olmayan bir hastalık da değildir. Doktorların tavsiyesine göre erken teşhisin yanında her hastalıkta olduğu gibi moralin de çok önemli bir yeri olduğu söylenmektedir. Aynı hastalıktan mustarip iki arkadaşım var. Birisinin katıksız bir imanı ve Rabbe olan teslimiyeti ile kendini bırakmadı. Doktor tavsiyesine uyarak her sabah namazından sonra muntazaman yürüyüşü ile bağında bahçesinde bizzat kendisi bedenen çalışarak hastalığını yendi. Şu anda PET sonuçları çok şükür tertemiz çıktı ve bizleri sevindirdi. Ama diğer arkadaşım “Kanser” kelimesini duyunca evinin bir köşesine çekildi. Toplum içine girmez oldu. Duyduğuma göre maalesef arkadaşımızın PET sonuçları olumsuz gelmeye başlamış.
Aşırı kronik stresle bastırılmış yoğun duyguların, moral çöküntüsünün vücudun bağışıklık sistemini zayıflatıp, ve DNA onarım mekanizmalarını olumsuz etkileyerek dolaylı yoldan kanser hücrelerine zemin hazırladığı doktorlar tarafından söylenilmektedir.
Verem ve Kanser hastalığı vücudun bağışıklığını çökerttiği için kısa sürede yatağa bağımlı hale getirmektedir. Yatağa mahkûm olmanın, başkalarına zahmet vermenin, günlerini altüst etmenin, yük olmanın suçluluğunu ancak yatağa bağımlı hatalar bilir.
Dünyaca tanınan Steve Job’a 2004 yılında Pankress Kanseri teşhisi konduğunda ara vermeden çalışmalarına devam eder.7 Yıl süren hastalığı sonunda 2011 yılında vefat etmiştir. Eşekten düşenin halini, en iyi eşekten düşen bilir hesabı, ömrünün son yılını yatağa bağımlı olarak geçiren Job “ Hasta yatağını” şöyle ifade etmiştir:
“Dünyanın en pahalı yatak nedir biliyor musunuz? “Hasta yatağı.”
Sizin için arabayı sürmesi amacıyla bir kişiyi şoför olarak kiralayabilirsiniz. Size para kazandırması için bir kişiyi istihdam edebilirsiniz. Ancak hastalığınızı sizin için taşıyacak kimseyi bulamazsınız. Kaybedilen materyaller bulunabilir. Ancak kaybolduğu zaman asla bulamayacağınız bir şey var: “Hayat.”
Onun için dünyanın en pahalı yatağı:“ HASTA YATAĞIDIR.”.” Kaybettiğinizde de asla bulamayacağınız şey : “ HAYATTIR”
www.kadirkeskin.net
Yorumlar
Kalan Karakter: