Tevhid ile Aldatanlar Ve Kelimelere Hapsolmuş Bir İman!
Bir kelime yüzünden insanları itham edenler, ya o kelimenin arkasındaki tevhidi hiç anlamadıysa?
Maalesef, İyyâke Nesteîn Ayetini Yanlış Anlayanlar, İstiğâseyi de Yanlış Anlıyor!
Bazı tartışmalar vardır; ilk bakışta kelime tartışması gibi görünür, ama biraz kazıyınca altında koskoca bir itikad meselesi çıkar.
İşte "İstiğâse" meselesi tam da böyledir.
Bugün birileri, son derece emin bir edayla, belki cahil cesaretiyle çıkıp şunu söylüyor:
“Madem doğrudan Allah’a dua etmek var, madem "Allah’ım, Peygamberinin hürmetine ver’" demek var, o hâlde neden "Ya Resûlallah meded’" yahut "Ey filanca salih zat, Himmet" densin? Neden zahiren daha tartışmalı, daha riskli görünen bir ifade kullanılsın? Neden ihtiyatlı olan bırakılıp ihtilaflı olana girilsin?”
İlk duyduğunda kulağa makul geliyor değil mi?
Hatta bazı saf ve samimi insanlar, bu soruyu gerçekten dini korumak için soruyor ve“Ben akidemi riske atmak istemem” diyor. Bu kaygının kendisi tabii ki anlaşılabilir bir kaygıdır.
“Daha sağlam olan varken niye daha tehlikeli görünen bir lafza gireyim?” diyorlar.
İşte meselenin düğümü tam burada başlıyor. Çünkü bu soru, ilk bakışta masum görünse de, çoğu zaman farkında olmadan çok büyük bir hatanın kapısını aralıyor: Peki nedir o hata?
Tevhidi, kelimeye hapsetme hatası!
İmanı, lafzın kabuğuna sıkıştırma hatası.
Hakikati, sesin yüzeyinde arama hatası.
Halbuki Ehl-i sünnetin büyük damarında mesele hiçbir zaman bundan ibaret olmadı. Çünkü Ehl-i sünnet, meseleyi yalnız “hangi kelime söylendi?” diye değil, “o kelime söylenirken neye inanıldı?” diye ele aldı.
Tevessül elbette ki caizdir fakat vacip değildir! Bu ayırımı en baştan yapalım..
Peki Tevessül nedir?
Tevessül, derdini, arzusunu, maksudunu Cenâb-ı Hakk’ın sevdikleri hürmetine ama yine O’na arz ederek, duâya makbûliyet kazandırma gayretidir..
Tevessül: Allah’ın affına, yardımına ya da hususi bir isteğine mazhar olabilmek için kişinin Allah katında salih ve hatırlı olduğu bilinen, buna inanılan bir kulu yahut peygamberi (s.a.v) araya koyarak vesile etmesidir.
Yoksa hâşâ, birilerinin zannettiği gibi; Hak Teâlâ’nın sâlih kullarına kudsiyyet atfetmek, onları müstakil tasarruf sahibi görmek asla değildir!
Daha husûsî mânâda ise tevessül; duânın kabulüne sebep olacağı ümidiyle;
☆ Esmâ-i Hüsnâ’yı
☆ Kur’ân-ı Kerîm’i
☆ Sâlih amelleri
☆ Peygamberleri
☆ Ve sâlih zâtları
vesîle kılarak Allah’tan istemek, her hayrı yaratacak olanı yalnız Allah bilmektir..
Yani aslında yapılan şey şudur: Herhalükarda ve hakikatte Allah’tan istemek, O'ndan bilmek ama vesile ile istemek.
Çünkü biz, sebeplerin inkâr edildiği değil, Allah’ın sebeplerle tecelli ettiği bir dünyada yaşıyoruz!
Bu kainatı, dünyayı ve tabiatı icat eden Zat, sebepleride yaratmıştır!
Ve o sebepleri kudretine perde yapmıştır ki, taa imtihan sırrı bozulmasın diye!
Allah, neticeleri sebep ile beraber yaratarak cilve-i esmasını ve hikmeti gösterir..
İşte bu anlayış, sadece teorik bir izah değil, Ehl-i sünnetin asırlardır taşıdığı ana damardır.
Bu yüzden meseleye baktığımızda, büyük âlimlerin de aynı çerçeveyi koruduğunu açıkça görürüz..
Mesela:
Çünkü biz, sebeplerin inkâr edildiği değil, Allah’ın sebeplerle tecelli ettiği bir dünyada yaşıyoruz!
İmam Mâlik’e nispet edilen rivayetlerde, Rasûlullah’ın vesile kılınabileceğine dair ifadeler yer almıştır.
İbnü’l-Cezerî’nin eserlerinde yine peygamberi ve sâlihlerin vesile kılınmasını caiz gören değerlendirmeler yer almaktadır.
Özetle: Allah’ın izni ve kudreti dışında müstakil tesir vehmedilirse tabii ki yanlış olur. Çünkü hakiki fail Allah’tır.
İstiğâse ise: Aslında yine tevessülün bir çeşidi olup salih bir kula yahut Peygamber’e (s.a.v) doğrudan nida ederek yardım talebinde bulunma dilidir.!
Yukarıda tevessül ile alakalı söylediğimiz kriterler istiğâse içinde geçerlidir!
Ama meseleyi doğru anlamak için önce şu temel taşı yerine koymak, iyice anlamak zorundayız:
İstiğâseyi caiz gören Ehl-i sünnet çizgisi, kesinlikle Allah’tan başka bir fail kabul etmiyor.
Yani onların dediği şey şu değil: “Allah ayrı, peygamber ayrı, veli ise daha ayrı bir güç merkezidir”
Hayır. Onlar kesinlikle bunu savunmuyor.
Tam tersine, onların dediği şudur:
"Yardımın hakiki sahibi Allah’tır. Peygamber ve salih kullar ise vesiledir, sebeptir, şefaat makamıdır."
Özetle asıl mesele şudur:
Allah’tan başkasından istemek değil, yardımı Allah’tan başkasından bilmemek!
İşte birçok tartışmanın kırıldığı yer tam burasıdır.
Çünkü bazı insanlar ve yorumlar, Fâtiha’daki “İyyâke na‘budu ve iyyâke nesteîn” ayetini öyle okuyor ki, sanki ayetin hakiki manası ve çerçevesi şuymuş gibi sunuluyor:
Onlar diyorlar ki: “Allah’tan başka kimseden hiçbir şekilde yardım istenmez.”
Hayır.
Ehl-i sünnetin birçok âliminin çizdiği çerçevede mesele bu kadar yüzeysel-sığ değildir..
Bu ayetin hakikati, yardım istemenin bütün zahirî biçimlerini yasaklamak değil, yardımı Allah’tan başkasından bilmemeyi öğretmektir!
Yani ayetin özü, “dilde hiçbir sebebe yönelmeyeceksin” DEĞİLDİR! “kalbinde hakiki yardımı yalnız Allah’tan bileceksin” merkezindedir.
Ehl-i sünnet âlimleri de bu ayeti tam olarak bu çerçevede anlamıştır.
Peki, kim bu âlimler?
Sadece bugünün birkaç hocası mı, yoksa İslam düşünce tarihini omuzlarında taşıyan devler mi?
Eğer "Allah'tan başkasından yardım istenmez" sözünü, sebepler dairesini ve vesile dilini yok sayarak bu kadar dar bir çerçevede anlarsak, o zaman İmam Gazâlî’den Fahreddin er-Râzî’ye, Ebû Mansûr el-Mâturîdî’den Kurtubî’ye kadar bin yıllık o muazzam birikimi nereye koyacağız?
Ne yani, bu dev isimler tevhidin ne olduğunu bilmiyor muydu?
Yoksa birileri bugün, 1400 yıllık bu geniş yolu kendi dar pencerelerinden mi görüyor?
Haftaya;
"Devlerin Omuzunda Tevhid" diyeceğiz...
Çünkü bazıları maalesef kelimeyi gördü…
ama devlerin gördüğü hakikati göremedi.
Râzî, Gazâlî, Mâturîdî ve başka isimler bu meseleye nasıl bakıyordu?
Tevhidin özünün boşaltılıp, Allah'ın kainattaki "vesilelerini ve sebepleri" yok sayan dar bir kalıba sokulması ne demek?
Ve en önemlisi; günlük hayatta "doktor iyileştirdi" derken müşrik olmuyoruz da, "Ya Resûlallah meded" derken neden hedef tahtasına oturtuluyoruz, müşrik ilan ediliyoruz? Bunu konuşacağız..
Mesele, sandığınızdan çok daha derin, öyle böyle değil..
Haftaya bu köşe başında buluşalım..
Ve zihinlerdeki o paslı zincirleri beraber kıralım...
Çünkü bazı zincirler kırılmadan, hakikat görünmez!
Devam edecek...
Selam, Dua ve Sarsılmaz Bir İman ile..
Yorumlar
Kalan Karakter: