MESELE BİR DAMLA KAN DEĞİL, BİR MÜLKİYET SAVAŞI!
Bir gün kapınız çalınsa...
Ve size şöyle dense:
"Çocuğunuz sizin ama onun adına son kararı artık siz vermeyeceksiniz, veremezsiniz."
Ne yapardınız?
Çok üzülerek ifade etmeliyim ki: Topuk kanı meselesi bir çok kişinin zannettiği gibi aslında basit bir kan alma meselesi değildir.
Mesele, çocuğun topuğundan önce anne ve babanın iradesine iğne batırılmasıdır!
Dünya tarihinde belki ilk defa, anne ve babanın çocuğu üzerindeki en temel, en fıtri hakkı, süslü bir sloganla elilerinden alınmaya çalışılıyor: "Çocuğun üstün yararı."
Belki ilk defa anne-babaya "Çocuğun senin değil..." denilmiyor.
Ama çok daha zekice bir şey söyleniyor.
Adeta "Çocuk yine senin... Ama onun adına son kararı artık sen vermeyeceksin..." deniliyor, böyle hareket ediliyor.
Düşünebiliyor musunuz? Bu yeryüzünde, çocuğunuzu sizden daha çok sevdiğini, onun iyiliğini sizden daha çok düşündüğünü iddia eden yapılar var!
Bugün burada, insanlığın en eski, en karanlık ve en hayati sorusunun cevabını arayacağız: Çocuk gerçekte kimin?
Bugün bu topraklarda ve dünyada tartışılan asıl şey topuk kanı değildir. PCR değildir, aşılar değildir, tarama testleri değildir.
Bunların hepsi, buzdağının yalnızca görünen, rüzgarda dalgalanan tül yüzüdür.
Asıl tartışılan; insanın kendi bedeni, kendi soyu ve kendi evladı üzerindeki karar hakkının sınırıdır!
Tarih bize çok acı bir hakikati öğretmiştir: O şudur: Büyük dönüşümler, çoğu kez büyük ve ürkütücü cümlelerle başlamaz. Küçük istisnalarla, masum rızalarla başlar.
Mesela;
Bir form...
Bir imza...
Bir "istisnai uygulama..." vs.
Mesela yine tarihte hiçbir zincir,
ilk halkasını "zincir" diye tanıtmadı.
Önce bir "halk için, menfaati için" dedi.
Sonra o zincirin adı "güvenlik tedbiri" oldu.
Sonra ise "bir prosedür..."
Sonra bir "istisna..."
Sonra ise "bir zorunluluk..." oldu.
Özetle: Böyle başlar ve devam eder..
Sonra bir gün dönüp bakarsınız ki, tartıştığınız şey artık o ilk günkü masum işlem değildir. Artık tartıştığınız şey; "Son sözü kimin söyleyeceğidir."
İşte benim isyanım, benim itirazım tam bu çizgide başlıyor.
Soruyorum sizlere: Bir medeniyet, çocuğu ailesinin kutsal bir emaneti olarak mı görür, yoksa ailesini, devletin geçici bir BAKIM MEMURU olarak mı?
Bu ikisi aynı şey değildir!
"Çocuğun üstün yararı" elbette önemlidir. Tabii mi hiç kimse bir çocuğun zarar görmesini istemez, isteyemez. Ancak tam da bu yüzden o yakıcı, yıkıcı soruyu sormak zorundayız: Bu "üstün yararı" kim, hangi hakla tanımlayacak?
Bugün iyi niyetli bir kurulun belirlediği sınır, yarın bürokratik bir genelgeyle nereye esneyecektir?
Eğer bu kavramın sınırları belirsizleşirse, mesele sağlık olmaktan çıkar; mesele mutlak yetkinin, mutlak hakimiyetin sınırı haline gelir!
Tarihte özgürlükler, çoğu kez açık düşmanların postallarıyla değil, iyi niyetli gözüken sloganların yumuşaklığıyla gasp edilmiştir.
Kimse çıkıp size "Özgürlüğünüzü alacağız" demez.
"Size yardım edeceğiz" derler.
"Sizi koruyacağız" derler.
"Sizin üstün yararınız için" derler.
İşte dostlar, tam da bu yüzden, uyanmak zorunda olan her toplumun bilhassa Topuk Kanı, bu konuda yapılan baskı ve zorbalık meselesinde sorması gereken hayati sorulardan biri de şudur: Koruma ile vesayet arasındaki o ince çizgi nerededir?
Peki gerçekten koruyorlar mı?
Bir düşünün ve sorgulayın lütfen: Bedava hiçbir şeyin olmadığı, her şeyin faturalandırıldığı bir sistemde, devlet ve ilaç kartelleri NEDEN sadece bu test ve aşılar söz konusu olduğunda birden bire "çıkarsız'" bir sevgi ve koruma refleksi sergiliyor?
Bunlar sevgi pıtırcığı mı?
Alakasız birileri, hele de bunlar ilaç kartelleri ve bu sistemden beslenenler ise, sormaz mısınız: Bunlar böyle "çıkarsız" (!) sevgi ve koruma refleksi gösteriyorsa, acaba "bunda bir iş mi var?" diye..
Hem mesela dün DOĞRU denilen ilaçların (örneğin Covid dönemindeki bazı uygulamalar) bugün yanlış çıktığını tarih defalarca kanıtlamışken, bugün ailelerin soru sorma hakkını hatta bu konuda mi İRADESİNİ ve gerekçelerini elinden almak, almaya çalışmak, aklı ve bilimi küresel şarlatanlara kiraya vermek değil midir?
AK Parti, eğer Topuk Kanı ve Bebeklik-Çocukluk Aşıları meselesinde DSÖ'ün dayattığı uygulamalara o kadar güveniyorsa baskıyla, zorbalıkla değil de şeffaf istatistiklerle konuşmalı değil midir?
Mesela AŞILI ÇOCUKLARLA, AŞISIZ ÇOCUKLARIN karşılaştırmasını yapabiliyorlar mı? Yoksa kasıyor mu?
Bakınız sorun yalnızca bir sağlık uygulaması değildir. Sorun; bireyin rızasını daraltırken sorumluluğu ise üstlenmeyen bir yönetim anlayışıdır!
Devlet, çocukları korumakla yükümlüdür; aileyi yok etmekle değil!
Devlet, çocuğun mutlak sahibi değil, hukukun sınırları içinde görev yapan kamu otoritesidir. Anne ve baba da çocuğun sahibi değil, onun dünyadaki koruyucu kalkanıdır.
Hiçbir fani yapı, insan üzerinde mutlak tasarruf iddiasında bulunamaz. Bu, hukuk devletinin de ötesinde, insan doğasına karşı açılmış bir savaştır.
Şimdi soruyorum o süslü sloganların arkasına saklananlara:
☆ Henüz ortada klinik bir tablo yokken, KESİN bir teşhis yokken, PCR testi ile de bu mümkün değilken, hatta Yenidoğan Metabolik ve Endokrin Tarama Programı sayfa 15 de bu açıkça da yazarken, yani aslında ortada bir "hasta" bile yokken, neyi tedavi etmeye kalkıyorsunuz?
☆ Yine ortada aslında hasta bir bebek, acı çeken bir beden veya gözle görülür bir hastalık (klinik) yokken; sadece kağıt üzerindeki bir "risk yüzdesi" üzerinden insanları mahkeme salonlarına sürüklemek TIP mıdır, yoksa potansiyel müşteriler üretme ticareti mi?
☆ Bir tarama testi, ne zamandan beri kesin tanı yerine geçiyor?
☆ Bir "ihtimal", "varsayım" hangi hukukta "kesin hükme" dönüştürülebilir?
☆ Sadece bir "şüphe", devletin bir aileye müdahale etmesinin mutlak dayanağı olabilir mi hiç?
İşte size...
2 Milyon Dolarlık Soru!
Eğer gerçekten AMAÇ çocuğun üstün yararıysa...
Eğer gerçekten AMAÇ hayat kurtarmaksa...
Eğer gerçekten AMAÇ sağlık hizmetiyse...
O halde, topuk kanı taramasında riskli olduğu söylenen çocukların aileleri, tedavi aşamasına geldiklerinde NEDEN milyonlarca dolarlık ilaçlar için meydan meydan yardım toplamak zorunda bırakılıyor?
NEDEN aynı sistem, bir damla kanı almak için mahkemeleri, kolluğu ve ilgili bütün devlet mekanizmasını seferber edebilirken; konu milyonlarca dolarlık tedaviye geldiğinde aynı kararlılığı göstermiyor?
Ne yani çocuğun üstün yararı, yalnızca test aşamasına kadar mı geçerli?
Eğer gerçekten "üstün yarar" esas alınsaydı en pahalı ilaçlar için anne babalar kumbaralarla sokak sokak dolaşmazdı!
Çünkü üstün yararın ölçüsü: Mahkeme kapısındaki kararlılık değildir!
Tedavi masasındaki samimiyettir!
Bir damla kanı almak için sistem tabiri caizse bütün gücüyle kapınıza geliyor...
Ama iş 2 milyon dolarlık ilaca gelince eğer sizi meydanlarda yalnız bırakıyorsa...
İnsan sormadan edemiyor:
Asıl üstün yarar gerçekten çocuğunuz mu?
Dostlarım, kardeşlerim...
Mesele, bir damla kan meselesi değildir..
Mesele, bir mülkiyet, bir egemenlik savaşıdır!
Mesele, bir toplum, çocuklarını yetiştirirken "son sözü kime bırakacaktır" meselesidir.
Kalbi evladı için titreyen anne-babaya mı, yoksa dönemsel olarak değişebilen idari kararlara mı?
Çocuk, anne-babanın emaneti midir yoksa devletin sınırsız tasarruf alanı mı?
Mesele aynı zamanda; sadece bir metabolik tarama değil; çocuklarımızın en mahrem varlığı olan DNA yapısının, yani "genetik tapusunun" ailenin kontrolünden çıkarılarak küresel veri tabanlarına tescil edilmesi meselesidir!
Emin olunuz ki bir toplum, doğru soruları sormayı, mücadeleyi, direnişi bıraktığı gün, özgürlüğünü de kaybetmeye başlar.
Bugün asıl ihtiyacımız olan şey, birbirimizi susturmak değil, bu görünmez mülkiyet savaşının karşısına dikilip cesaretle haykırmaktır.
Bugün sınırlarını çizmediğiniz güç, yarın evinizin kapısını çalacaktır.
Şimdi düşünün ve konuşun:
Biz bir damla kanı mı tartışıyoruz, yoksa insanlığın son kalesi olan ailenin teslim alınışını mı?
İşte bu yüzden dostlarım, bu saatten sonra sessiz kalmak, bu küresel mülkiyet sözleşmesini aslında kabullenmek, arka planda imzalamaktır!
Çocuğunuzun genetik tapusuna, FITRATINA lütfen sahip çıkın.
Unutmayın:
Mesele;
Asla bir damla kan meselesi değildir.
Bir test değildir.
Bir hastalık değildir.
Mesele, çocuk adına son sözü kimin söyleyeceği meselesidir.
Ve son sözü, evladını canı pahasına koruyan, onu bu dünyada en çok seven ve düşünen, onun için en ağır fedakarlıkara bile hazır ANNE ve BABALAR söylemelidir..
Bir toplum özgürlüğünü, çocukları adına konuşma hakkını kaybettiği gün kaybetmeye başlar!
Yazının başlarında size bir soru sormuştum.
"Çocuk gerçekte kimin?" diye.
Bence artık cevabını siz verin.
Çünkü Bu Topuk Kanı Davası; İnsan kalma, aile kalma, özgür yaşama, iradesini ve haklarını koruma davasıdır, mücadelesidir..
Bugün sustuğunuz şey; zahiren bir damla kan olabilir...
Ama yarın susturulacak olan şey; çocuğunuz adına konuşma hakkınız olabilir.. (!)
Selam, Dua ve Hürmet ile..
Yorumlar
Kalan Karakter: