Maalesef, AK Parti ile aldatıldık.
CHP ile AK Parti’nin fiili politik çizgileri neredeyse farksızlaşmıştır. Söylemleri, sloganları, verilen ara gazları bir kenara bırakırsak farksızlaşmıştır.
Hem de Dindarlık, Muhafazakarlık, İslamiyete Taraftarlık maskesi altında...
Eğer söylemlere kanmaya devam ederseniz öyle görünmez tabii. Ama 20 küsur yıldır söylemlerle çok iyi gaz alındığını artık AK Parti seçmeni de kabul ediyor.
AK Parti ile halk, bilhassa dindar kesim fena aldatılmış, uyutulmuş, uyuşturulmuş gözüküyor.
Öyle ki; bu uyutulma ve siyasi uyuşturulma yavaş yavaş, sinsice ve din maskesi altında, dindarlık, dine taraftarlık altında yapıldığı için fark edilmiyor!
Hüsn-ü Zanda ifrat eden hatta hastalık düzeyinde hüsn-ü zan edip buna gerekçe olarak da İslami söylemleri gösteren muhafazakar seçmen yıkımı ve boyutunu bir türlü fark edemiyor..
AK Parti’nin söylem ile eylem arasındaki o uçurumu neticesinde, aslında sadece düşen oyları değil, bir devrin "Ehven-i Şer" algısı da eridi gitti, YALAN OLDU...
Kötünün iyisi diye sığınılan o "ehven-i şer" limanı, bugün en büyük kötülüğe, yani "Azam-i Şer"e dönüşmüş ya da dönüşmek üzere gözüküyor.
Milyonlarca muhafazakâr seçmen, yıllarca CHP iktidarını ve zihniyetini “azam-i şer” olarak gördüğü için, ehven-i şer anlayışıyla yıllarca AK Parti’ye yönelmişti.
Ne acıdır ki bugün gelinen noktada, bir zamanlar “ehven-i şer” diye desteklenen o siyasi çizgi, birçok insanın gözünde bizzat “azam-i şer”e dönüşmüş gözüküyor…
En kötü ihtimal ile: Buna RAMAK KALMIŞ gözüküyor!
Eğer bir daha seçim olsa zannımca milyonlarca dindar seçmen, ehven-i şer kaidesinin artık AK Parti’de iyice anlamını yitirdiğini düşünüp oy vermeyecektir.
Tabii seçim öncesi her zaman yaptıkları gibi, mesela bir savaş propagandasına veya “Eğer iktidar değişirse hayat daha pahalı olur, 20 yıl geriye gideriz, bütün kazanımlarımızı kaybederiz. Hem dere geçerken at değiştirilmez, bu bir BEKA meselesidir.” gibi korkutmalara ya da olası bir Yunanistan krizinde; o tanıdık ve gurur okşayan, Yunan tarafına ise meydan okuyan sözlere, retoriklere, tehditlere seçmen yine, bir kez daha kanmazsa...
Fakat kanma ihtimali çok yüksektir. Çünkü Türk halkı özelliği itibarıyla; çabuk kanıyor, inanıyor, önüne ne konursa onu yiyor. Hüsn-ü Zan özelliği var. Hüsn-ü Zan ediyor, bu çok güzel lakin Hüsn-ü Zan'da ifrat ediyor, bunu hastalık düzeyine taşıyor.
Kendimi de bu hastalıktan kesinlikle ayırmıyorum. Maalesef bu özellik en başta bende de var..
Malum, AK Parti’deki erime ve bozulma bilhassa son iki seçimdir zaten başlamıştı. Şu anda tepkiler ise had safhada ve olası bir seçimde zirveye çıkacak gibi gözüküyor. Çünkü kendilerine yaklaşık 24 yıl katlanıldı. Fedakarlık yapıldı. Dişler gıcrtılmasına rağmen ısrarla ve inatla gayret edildi.
Fakat geriye dönüp bakıldığında ve nihayetinde AK Parti’nin milleti, aileyi, adaleti, düzeni ve devlet kurumlarını düşürdüğü durum iyice müşahede edildiğinde, tarifsiz bir suistimal ve hayal kırıklığı dışında çok da bir şey gözükmüyor...
CHP'den beklenen neredeyse her şeyi bizzat AK Parti yapmış gözüküyor.
"CHP yapacak, CHP gelirse şöyle yapar, böyle yapar" diye korkutulduğumuz her şeyi maalesef ki AK Parti yapmış gözüküyor. Hem de "bismillah" diyerek, "Allahu ekber" diyerek...
İşin en acısı da bu zaten.
Fakat geçen yıllar içerisinde muhafazakar seçmenden büyük bir kitle artık öyle bir noktaya geldi ki, "Böyle yavaş yavaş uyuşturulup ama CHP’den beklenen işleri oy verdiğimiz AK Parti eliyle SİNSİCE yaşamaktansa, CHP’nin bizzat iktidara gelip yapması bizim için daha hayırlı olacaktır! En azından karşımızda kimin olduğunu biliriz, muhalifimizi, siyasi karşıtımızı biliriz!" diye düşünüyor ve bu durumdan feryat ediyor.
Evet, bizler maalesef AK Parti ile aldatıldık. Hem de defalarca...
Bunu yıllarca AK Parti’ye oy vermiş bir seçmen olarak söylüyorum.
Bir hakikati nefsimize ağır da gelse söylemek, haykırmak zorundayız.
Çevremdeki herkes çok iyi bilir ki; ben hiçbir zaman bir AK Partili olmadım. Yani parti üyeliğim ya da tarafgirliğim hiç olmadı.
Fakat başka herhangi bir partili de olmadım.
Lakin gerçek şu ki; her oy kullanışımda AK Parti’ye oy verdim.
Peki Neden?
İşte o EHVEN-İ ŞER kaidesiyle...
Mecelle'de dahi geçen bu İslami kaidenin doğru olduğundan ise hâlâ dahi zerre şüphe etmiyorum.
Ayırımı doğru yapmak lazım.
Mesele, zaten bu kaidenin doğru olup olmaması değildir. Bu konu aslında tartışmaya bile açık olmayacak kadar nettir.
Mesele; milyonların bu kaideyle oy verdiğinin bilinip bunun siyasi bir konfor alanına dönüştürülerek tepe tepe kullanılması ve her seferinde suistimal edilmesidir.
Yoksa bu kaidenin doğruluğuna hâlâ yürekten inanıyorum.
Buna Kur'an'dan dahi delil gösterilebilir. Bu meseleye dair yüzlerce örnek de verilebilir.
Hem zaten Ehven-i Şer sadece OY VERME meselesine de indirgenemez.
Çünkü ehven-i şer, aslında hayatın her alanında farkında olmadan yaptığımız birçok tercihtir. İnsan bazen daha büyük zarardan kaçınmak için daha hafif olana yönelir... İşte bunun adı ehven-i şerdir!
Hatta yeri gelir, önünüze konan kuru bir simidi yemek dahi ehven-i şerdir! Peki neye göre? Sağlığınızı ve fıtratınızı bozacak, katkılı, katı yağlı o malum poğaça ve böreklere göre!
Özetle; Ehven-i Şer; kesinlikle "İyidir, hayırdır" demek değildir! Böyle bilen yanlış bilmektedir.
Ehven-i Şer stratejisinde; o şeyin ŞER olduğu zaten baştan, peşinen kabul edilir ve bu ayrım yapılır.
Ehven-i Şer; ancak ortada mutlak bir hayrın olmadığı durumlarda, azami bir şerden yani daha büyük yahut daha şiddetli bir şerden kaçmak için kullanılan bir stratejidir! Ve ancak ŞERH düşülerek tercih edilir. Yani o tercih edilen şeyin de aslında şer olduğunun şerhi en baştan düşülerek.
Çünkü mutlak hayrın olduğu yerde zaten ehven-i şerre gidilmez, gidilemez; eğer gidilirse bu sefer ZULÜM OLUR!
Bu hamur çok su götürür misali bu ehven-i şer meselesini toparlamaya çalışalım.
Özetle mesele; kesinlikle ehven-i şer kaidesinin yanlışlığı filan değildir. Oy verme konusunda ise çözüm hiç oy vermemek de değildir.
Çünkü oy verilmediğinde sistem çökmüş olmaz! Aksine kim oy vermeye gidiyorsa yönetimi onlar belirler!
Ya da oy verirken merkez oyları ve odağı böldüğünüzde, yani oyları sağa sola, başka partilere dağıttığınızda (velev ki o küçük partiler hakikatte daha doğru ve omurgalı partiler de olsalar) işte bu bölünme, neticesi itibarıyla en güçlü iki partiye yaramaktadır. Çünkü mevcut seçim sistemi, bir TERAZİ misali, bölünmeler sonucu otomatikman en büyük iki partiden birinin kazanmasını netice vermekte, onun kefesini baskın çıkartmaktadır.
Şu durumda seçmen için bir tarafta AK Parti, diğer tarafta ise CHP ve CHP ile genelde ittifak içinde olan eski HDP, yeni adıyla DEM olduğu için, millet de işte bu blok'a karşı olduğundan; AK Parti’yi çok sevdiğinden, beğendiğinden, onayladığından ya da rıza gösterdiğinden değil, ama mecburiyetten, daha şiddetli bir şerden kaçmak için tamamen stratejik olarak AK Parti’ye oy vermişti.
Yani AK Parti’ye oy veren çok büyük bir kitle aslında ideolojik bir aşk ile değil, tamamen stratejik mecburiyetle destek verdiler bunca zamana değin.
Hakikatte ise AK Parti’nden son derece bezildi. Uzun zamandır bezildi. Güven ve inanç kalmadı. İte-kaka, gayretlere bugünlere gelindi.
Şu an ise seçmen AK Parti’nden ümidini tamamen kaybetmiş durumdadır. Çünkü bütün çaba ve sabırlara rağmen kendilerinden ne bekleniyorsa tam tersi yapıldı.
Bilhassa son 10 yıldır, daha özelde ise son 5 yıldır tepki, şikayet ve hayal kırıklıkları had safhada...
Her seçim sonucu balkon konuşmalarında söylenenlerin, yapılan itirafların, güya özeleştirilerin tam aksi olarak, aynı yanlışlar ısrarla ve inatla yapılmaya devam edildi.
Böylece anlıyorsunuz ki ortada bir SAMİMİYET yok! Niyetleri de yok!
Şu anda dahi, balkon konuşmalarının tam aksi olarak, aslında ders aldıklarına ya da halkın mesajını aldıklarına dair hiçbir emare de gözükmüyor. "Seçim sonuçlarından ders aldık ya da halkın mesajını aldık" söylemleri sadece bir söylemden, gaz almaktan, demagojiden ibaret!
AK Parti, açıkça halk ile inatlaşmaya, meydan okumaya, kendi bildiklerini okumaya devam ediyor.
Dış politikada ise sanki artık ağır bir devlet aklı değil, adeta bir kınama otomatı çalışıyor.
Bilhassa Gazze'de zulüm tırmanıyor ama bizimkiler (AK Parti) sadece kınıyor.
Katliam daha da büyüyor ve bizimkiler daha sert kınıyor.
Soykırım iyice pervasızlaşıyor, hatta en aşağılık bir seviyeye ulaşıyor ve bizimkiler en sert şekilde yine kınıyor. Nihayetinde en fazla lanetliyor!
Hepsi bu...
Kınaya kınaya adeta ortada ne kına kaldı ne de kınamanın bir anlamı, ağırlığı!
Kısaca Gazze konusunda hep o sloganvari aynı ifadeler...
Sahi ne oldu "Kudüs bizim kırmızı çizgimizdir, İstanbul düşerse Gazze düşer vs" sloganları? Neye yaradı? Neyi değiştirdi? Ortada kırmızı bir çizgi filan kaldı mı? Gazze enkaza dönmedi mi? O kırmızı çizgiler, Gazze halkının ölüm kanları ile yerle bir olmadı mı?
Şimdi bu gerçekleri kimse konuşmayacak mı, sormayacak, sorgulamayacak mı? Ya da bunları sorgulayınca işin kolayına kaçılıp biz fitneci mi ilan edileceğiz?
Veya yine 2 milyon yıllık mı, 2 bin yıllık mı, neyse artık, o derin devlet aklının arkasına mı saklanılacak?
Her meselede kendi kendimizi yine “Kesin vardır bir bildikleri…” masalları ile mi avutalım, aldatalım?
Allah aşkına AK Parti bu "Kudüs Kırmızı Çizgimizdir, One Minute" gibi çıkışlarla yıllarca bizden oy toplamadı mı? Bunları öne sürmedi mi? Gazze hassasiyetini kullanmadı mı? Milyonlarca insan sırf bunun için oy vermedi mi?
Eee ne oldu şimdi? Eğer tam tersi olduysa, oluyorsa, birçok meselede olmaya da devam ediyorsa, artık AK Parti’ye oy vermenin bir anlamı, gerekçesi kalıyor mu?
Bu siyaseten açıkça aldatılmak, uyutulmak değil mi?
Birçok meselede düşülen şu acizliğin hesabını sormayalım mı şimdi? Bu aldatılmışlığı sorgulamayalım mı?
Özetle; AK Parti’nin o içi boş, eylemsiz ama retorik söylemleri artık sokaktaki vatandaşı adeta isyan ettirmekle kalmamış, alay konusu haline de getirmiştir.
Gerçek şu ki: Meydanlarda esip gürleyenlerin, icraat makamında sadece kelimelerle kağıttan kaplanlık yapması, siyonizmin umurunda bile değildir! Hatta eminim ki KIS KIS gülüyorlardır... Bu böyle biline.
Bakın, kelimelerle zulüm durdurulamaz! Sadece vicdanlardaki o derin sızı uyuşturulur. Böylece toplumlar uyuşturulur.
Orduları, istihbaratı, diplomatik ve ekonomik gücü elinde tutan siyasiler tabiri caizse sus pus otururken, her şeyi sadece "kamuoyunun vicdanına ya da zamana" havale etmek, hatta terk etmek acaba hangi devlet ciddiyetiyle bağdaşır? Hem burası bir aşiret devleti mi ki, gücü elinde bulunduran makamlar sadece izlemekle yetinsin? Madem değil, o halde bu yapılanlar nedir? Olacak şey midir?
Siyasi irade daha kınama sınırını bile geçemezken, sivil halkın tek başına ne yapması bekleniyor?
Bakın şu sergilenen tutum; AK Parti’nin kendi eylemsizliğini halkın o temiz hissiyatının arkasına gizleyip SLOGANLARLA ama tabiri caizse sadece günü kurtarmaktan başka bir şey değildir.
Ortada çok açık ve can yakıcı bir hakikat vardır: Sivil olan Sumud Filosu'na, hem de uluslararası sularda saldırı oluyor, baskın düzenleniyor; İsrail tarafından bu ülkenin kendi vatandaşları tutuklanıyor, ağır işkenceler görüyor, aşağılanıyor, izzetleri, şerefleri kırılıyor, bazı aktivistler çırılçıplak soyuluyor, devletin raiyeti açıkça esir alınıyor ama şanlı devletimizin yürütme organı AK Parti, koca bir devlet mekanizmasına, hâlâ o diplomatik nezaket ve soyut lanetleme seansları arkasına saklanarak patinaj yaptırıyor!
Bu hâl, zalim İsrail'in işine gelirken onlara zaman kazandırıp iyice şımartıyor, azgınlaştırıyor... Ama Gazze'yi ise perişan ediyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin o köklü imajını ve caydırıcı itibarını bu derece edilgen bir noktaya düşürmeye kimin, ne hakkı vardır? Sıradan bir sivil sesini yükseltse hemen hukuki barikatlarla karşılaşırken, ülkenin itibarını masada bırakan siyasiler neden hiçbir bedel ödemiyor?
Bakın bu siyaset tarzı ve anlayışı Türkiye’yi perişan eden bir aldatmacadan ibarettir.
Peki sorun sadece sınırların ötesinde mi? Tabii ki hayır... Bu teslimiyetçilik ve aldatma siyaseti, bazı konularda dışarıda izzetimizi masada bırakırken, içeride ise bizzat evlerimizin içine, ocağımıza, hatta fıtratımıza kadar sızmış durumdadır.
Saha bize gösteriyor ki muhafazakar seçmen sadece Gazze'de değil, kendi mahallesinde dahi geri dönülmez bir kırılma yaşıyor...
Nihayetinde AK Parti ile sona gelindiği artık açıkça anlaşılıyor. Ne hazin bir düşüş ki AK Parti, birçok seçmenin gözünde artık “ehven-i şer” olmaktan çıkmış, “azam-i şer” tartışmasının tam merkezine yerleşmiş durumdadır.
Eğer bu tespitimde yanılıyor olsam dahi, o halde AZAM-İ ŞERRE DÖNÜŞMESİNE EN AZINDAN RAMAK KALDI demektir!
O yüzden mesele; kesinlikle ehven-i şer stratejisinin kendisi değildir! Mesele tamamen bizlerin ehven-i şer kaidesiyle oy verdiğinin bilinip ALDATILMASIDIR! Hem de neredeyse her seferinde...
Düşünüyorum da; her seçim öncesi CHP'liler AK Parti’ye oy verenleri "KOYUN" olmakla, koyunlukla itham ettiler. Kendi adıma koyun olduğumuza hiçbir zaman inanmadım. Fakat bugün kendimce anlıyor ve kabul ediyorum ki; oy verdiğimiz AK Parti meğer bizleri, yani kendi seçmenini KOYUN YERİNE KOYMUŞ!
İnanın merak ediyorum; acaba dünyada kendisini yıllardır iktidarda tutan seçmenine birçok konuda bu derece ihanet etmiş yani siyaseten aldatmış, onları koyun yerine koymuş ikinci bir parti var mıdır?
Bakın MESELE kesinlikle ehven-i şer'in yanlışlığı değildir! Bu kaide köküne kadar doğrudur. Yanlış olduğunu söyleyeni lütfen bize yönlendiriniz; onlara iki kere iki dört eder katiyetinde bunu ispat edelim. Zira buna dair tonla delil sunabiliriz.
ASIL MESELE: Bizlerin ve dindar Müslümanların ehven-i şer kaidesiyle oy verdiğinin AK Parti tarafından iyi bilinip, bellenip "nasıl olsa bir yere kaçamazlar, CHP'ye ve HDP'ye de (yeni adıyla DEM) oy veremezler" diye düşünülüp sadakatimizi garanti oy gibi görmeleridir!
Bir nevi seçmeni ÇANTADA KEKLİK GÖRMELERİDİR!
Yani koyundan sonra aynı zamanda çantada keklik de görmeleridir!
İşte bu durum birçok seçmende artık açıkça bir ihanet hissi oluşturmuş durumdadir. Yani vefa duygusunun pervasızca istismarı olarak yorumlanıp hissedilmektedir.
Hatta az sonra yazacağım şu manaya gelen ifadeleri dahi, kendilerini nefsimden daha iyi ve dindar gördüğüm bazı isimlerden bizzat duydum ki aynen şu noktaya gelmişlerdir: "Böyle yavaş yavaş uyuşturulup ama CHP’den beklenen işleri oy verdiğimiz AK Parti eliyle sinsice yaşamaktan ve buna artık alet olmaktansa, CHP’nin bizzat iktidara gelip yapması bizim için daha hayırlı olacaktır!"
Aman Allah'ım bu seviyeye gelmek, bunu söyleyebilmek çok büyük bir olay ve değişim..
Özetle: Yıllarca muhafazakar seçmeni adeta bir öcü gibi "CHP gelirse şöyle yapar, böyle yapar" diye korkutup oyları toplayanlar, iktidarlarına iktidar, güçlerine güç katanlar bugün dönüp arkalarına bir bakmalıdırlar. Zira korkuttukları, "sakın ha" dedikleri birçok şey, AK Parti iktidarı döneminde "bismillah" denilerek, "Allahu ekber" denilerek tek tek hayata geçirilmiştir.
Üstelik bu yıkım, kitlelere "O giderse İslam gider, Gazze düşer, ümmet düşer" masalları anlatılarak yedirilmiş, sanki kutsal bir nöbet tutuluyormuş algısıyla meşrulaştırılmıştır.
Peki bizler de bu algıyı yedik mi? Maalesef evet.
Hem de peynir ekmek gibi... H
em de her seferinde...
Hani Müslüman aynı delikten iki sefer ısırılmazdı?
Bizde de bir anormallik yok mu şimdi?
Eğer bu millet, bilhassa AK Parti seçmeni, daha özelde ise dindar kesim ve cemaatler bu rezilliğin hesabını sorabilselerdi, yani seslerini zamanında çıkartabilselerdi, onca tezatı ve yanlış işleri cesurca protesto edebilselerdi, acaba AK Parti bu kadar hoyratça, bu kadar pervasızca ve meydan okurcasına hareket edebilir miydi?
Gözlemim o ki; cemaatlere sağlanan özgürlükler onları da uyutmuş ve AK Parti iktidarının yaptığı büyük tahribatı ıskalamalarına sebep olmuştur.
Kabul ediyorum; cemaatlerin, bu zamana kadar sinsice hareket eden bu siyasi hareketi çözmeleri hiç ama hiç kolay bir şey değildi. Bu cihetle cemaatler yapılanlardan sorumlu olmayabilir ve bu vebale de ortak olmayabilir. Kanaatim hatta şu anki inancım bu yöndedir.
Fakat bu saatten sonra, yani artık her şey ayan beyan ortaya çıktıktan sonra, bu muazzam tahribata, sessizlik ve verilecek oylar ile destek olmak, aslında bu vebale ve tahribata ortak olmak olacaktır!
Çünkü her şey artık aşikar oldu! Zahir oldu, gizli bir şey kalmadı. Sonuçlar ve gelinen durum ortada.
Hani şeriat zahire bakardı?
Zahir olan şey, yapılanlar, gelinen durum ve birçok meselede aldatıldığımız artık kabak gibi ortada değil mi?
Daha neyi, ne kadar tevil edeceğiz Allah aşkına?
Hem tevilin bir sonu mu var?
Zaten her şeyi tevil ede ede, bir hikmet araya araya bugünlere gelmedik mi?
Eğer her şeyi, her yapılanı tevil etmeye kalkarsak, bu dünyada tevil edilmeyecek hiçbir şey kalır mı?
Tekrar soruyorum; hani şeriat zahire bakardı? Zahir ortada, buyurun...
Bakın ben buradan cemaatleri acizane uyarmak istiyorum. Kabul ederler ya da etmezler; nefislerine ağır gelir ya da gelmez; bu tezime hak verirler ya da vermezler...
Ama...
Bu tezimde eğer haklı isem, yarın o büyük hesap gününde cemaatler bunun hesabını veremeyebilirler!
Çünkü sebep olunan tahribat o kadar büyük ve dehşetli ki bunun hesabını veremeyebilirler!
Cemaatler çok daha iyi bilir ki, meşhur bir kaidedir; ZULME RIZA ZULÜM, KÜFRE RIZA İSE KÜFÜRDÜR!
Hem, bir hayra sebep olan onu yapan gibidir de, şerre sebep olan değil midir?
Peki, AK Parti'nin sebep olduğu şer ve tahribatları saysak sayabilir miyiz acaba? Bence inanın sayamayız. En azından ben bu kısıtlı köşe yazımda, yerimde hiç yazamaz ve sayamam. Belki aslında en az 100 farklı mesele yazmamız icap eder ama ne buna yerimiz yeter ne de kimse böyle uzun bir yazıyı okumak ister..
Bu konu ile alakalı tüm bu söylemlerimi aslında içeriden birisi, AK Parti’ye geçmişte oy vermiş ve çevresindeki seçmenin ekserisi de AK Partili olan birisi olarak söylüyorum.
Sahada gördüğüm kadarıyla muhafazakâr seçmen artık çok büyük bir kırılma ve hayal kırıklığı yaşıyor. Üstelik bu kırılma artık tek bir meseleyle de sınırlı değildir. İnsanlar, yıllardır biriken rahatsızlıkların artık üst üste yığıldığını düşünüyor ve hiçbir umut ve düzelme emaresi de görmüyorlar.
Israrla, hatta inatla, tüm uyarılara ve şikayetlere rağmen yanlışlara, tahribata ve meydan okunmaya devam ediliyor..
Mesela aile meselesi… 6284 sayılı yasa, süresiz nafaka tartışmaları, hatta artık birçok insanın doğrudan SÜRESİZ kelimesini bile fazla ve gereksiz bulup “nafaka zulmü” dediği tablo… Çünkü bu konu süreli de olsa hakikatte bir zulümdür.
Süresiz nafaka konusu daha yeni, birkaç gün önce AYM kararı ve oy çokluğuyla kaldırıldı. Peki bunu bile AK Parti’ye yamamaya kalkışacak, "AK Parti yaptı" diyen fanatikler çıkar mı? Zerre şüphem yok. Bence onlarda bu potansiyel fazlası ile var..
Bunu bile AK Parti’ye ve Sayın Erdoğan'a yamamaya çalışacak, bu zaferi ona mal etmeye çalışacak istikametini şaşırmış insanlar çıkacaktır.
Böyle diyeceklere biz de deriz ki; "Madem bunu AK Parti ve Erdoğan yapmış, o halde bu zamana kadar, bunca ısrara ve "bu bir zulümdür" çağrılarına rağmen niye yapmamışlar? Hem de ellerinde yetki, meclis çoğunluğu varken!"
Bakın İslam dininin nafaka konusundaki hükmü bellidir. Süresiz nafaka olamaz, asla kabul edilemez. Bu hakikatte büyük bir zulüm ve haksızlıktır. Aynı zamanda mantıksızdır da.. İslam dininin nafaka konusundaki hükmü en adil, en hikmetli ve fıtrata en uygun olandır. Aksi şekilde süresiz nafaka almak HARAMDIR! Ve AK Parti bu harama alet olmuştur, bu haramı işlemiş ve işletmiştir. Müslümanları buna alet etmiştir. En azından bütün çağrılara rağmen yıllarca sonlandırmamıştır. Bir çözüm bulmamıştır..
Herhalde ki bu konuda KADEM'den korkmuştur..
Zannımca onların oy potansiyeli için boyun eğmiştir..
Fakat bunu yaparken KADEM'e bedel, belki ilahi bir ceza olarak milyonlarca oy'dan olmuştur, bundan kaçamamıştır! Vebali ve günahı ise üzerlerine kalmıştır!
Müslüman geçinen insanların ve de AK Parti’nin ise SÜRESİZ NAFAKA konusunda aksini savunması ya gaflettir ya cehalettir ya da "kadınları kazanacağız, Avrupa'yı da memnun edeceğiz" derken aslında düzeni bozmak ve erkeklere de meydan okumaktır.!
Bakın hakikat nazarında NAFAKA en fazla 4 ay olmalıdır! Aksi zulümdür, büyük haksızlıktır. Toplum sağlığı ve nüfus artışı hedefi içinde büyük tehlikedir!
Bakın şu işe ki; AYM'nin SÜRESİZ NAFAKA hakkında aldığı karara rağmen, bu konunun AK Partinin 12. Yargı Paketi'nde yer ALMAYACAĞINA dair açıklamalar geliyor.. Yani bir kez daha aldatılabiliriz..
Maalesef özellikle dindar-muhafazakâr kesimde, aile kurumunun korunmadığına, aksine yıpratıldığına dair çok ciddi bir kanaat oluşmuş durumdadır. En büyük tahribatlardan biri de nafaka ve 6284 sayılı yasa çerçevesinde hissedilmiş gözükmektedir.
Sonra sağlık ve küresel politikalar meselesi de öyledir!
Sağlık maskesi altında dayatmalar var! Topuk kanı baskısı, çocukluk aşılarındaki ısrarlar yüzünden çocuk sahibi olmaktan korkan aileler var.
“Nüfus felaketi kapıda” diyenler, bu baskıların faili olduklarını unutuyorlar..
Topuk kanı alımı baskısının ve aşı içeriklerinin mahiyeti deşifre olmasına rağmen yapılan dayatmalar ve birçok ailenin hemşireler, aile hekimleri, polisler ve mahkemeler üzerinden çok ciddi bir baskı gördüğünü düşünmesi toplumu çok ciddi olarak geriyor..
Bu durum, AK Parti’ye olan güveni tamamen bitirmiş durumda. Bu kesim artık AK Parti’nin samimiyetine kesinlikle inanmıyor. Bu kesimde gerçekten öfke had safhada. Belki ekserisi tabiri caizse kendilerinin satıldığına inanıyor.
Sonra yine gökyüzünde görülen ve halk arasında “chemtrail” olarak konuşulan püskürtmelere dair büyüyen çok ama çok ciddi şüpheler…
Yine DSÖ çizgisine ve küresel sağlık politikalarına fazlasıyla angaje bir görüntü verilmesi…
Jeffrey Epstein ile ilişkileri yıllarca dünya kamuoyunda tartışılan ve Epstein adasına gittiği iddiaları gündeme gelen Bill Gates gibi figürlerin politikalarına çok yakın durulduğuna, hatta bizzat teslim olunup uygulanıldığına inanılması…
İşte o malum küresel güçlerin de yaratılış fıtratına, Allah'ın o kusursuz nizamına karşı küresel bir savaş yürütürken, iktidarın ise bu şaibeli politikalara adeta gönüllü bir laboratuvar gibi olması kabul edilemez.
Hem o bebeklerin ve masum çocukların bedenlerine şırıngalarla içeriği ne idüğü belirsiz ağır metaller, kimyasallar, bir nevi zehirler zerk edilirken sessiz kalanlar; aslında kendi insanını, kendi geleceğini küresel sağlık çetelerinin insafına terk etmiş değil midir?
Bakın mesela Covid aşılarının insan DNA'sını, Genini (fıtratını) KALICI olarak değiştirdiğine dair bazı bilim adamlarının açıklamaları, iddiaları vardır! Bunu söyleyenlerden biri de herkesin iyi tanıdığı Prof. Dr. Serhat FINDIK'tır! Bir çok yabancı isim de vardır.
mRNA Aşılarının genlerimize girip yazılımımızı değiştirdiği söyleniyor!
Bunun, İnsanların Genleri Değiştirme Operasyonu olduğu konuşuluyor!
Eğer bu doğruysa ne dehşet verici, ne emsalsiz bir akıbet!
Eğer bu doğruysa, AK Parti iktidarının sebep olduğu tahribatın ve dehşetinin büyüklüğünü düşünebiliyor musunuz?
Yani; Müslümanların FITRATINI BOZMAK!
Ve insan oluşlarına, insan fıtratına yapılan küresel müdahaleye sebep olmak ve bu dehşetli proje uygulanırken dahi uyumak!
Bakın sadece şu mesele bile AK Parti’ye tavır almak için tek başına yeterlidir; başka hiçbir şey konuşmaya gerek bile yoktur aslında.
Ve daha uzatmamak adına saymadığım birçok mesele... İşte tüm bunlar toplumun bir kesiminde çok ciddi bir güvensizlik üretmiştir.
Bir diğer büyük kırılma ise çevre ve şehir politikaları konusunda yaşanmaktadır. Maden ruhsatları nedeniyle doğanın, toprağın ve su kaynaklarının geri dönülmez şekilde tahrip edildiğine inanan insanların sayısı hiç de az değildir. Vatandaşın feryadının yeterince dikkate alınmadığı düşüncesi de bu öfkeyi büyütmektedir.
Sokak köpekleri meselesi ise artık vicdani bir kırılmaya dönüşmüş durumdadır. En sert, en acımasız eleştirilerden biri de bu konuda geliyor. Çünkü parçalanan, yaralanan, hayatını kaybeden çocukların haberlerini gören insanlar, devletin vatandaşın güvenliğini öncelemediğini, AK Parti’nin bu kabul edilemez politikalarıyla koca devletin daha kendi raiyetini bile korumaktan aciz duruma düşürüldüğünü düşünüyor.
Özellikle muhafazakâr seçmende, “insanın değil sokakların ve köpeklerin merkeze alındığı” yönünde çok ağır eleştiriler var.
Ekonomik baskılar ve trafik cezaları konusu da tam anlamıyla bardağı taşıran meselelerden biri hâline geldi. Çünkü radarlar, EDS sistemleri, ani hız düşüşleri, TUZAK KURULDUĞU hissini veren trafik tabelaları ve nihayet bir şekilde peş peşe gelen cezalar…
Tüm bunlar dışarıda çok yaygın şekilde, bütçe açığının trafik cezalarıyla kapatılmaya çalışıldığı şeklinde konuşuluyor. İnsanlar AK Parti yüzünden artık devletin vatandaşını koruyan değil, sürekli tahsilat peşinde koşan ve kendi vatandaşını sıkıştıran bir yapıya dönüştürüldüğünü düşünmeye başlamış durumda. Ve bunu hazmedemiyorlar.
İste tüm bunların sonunda ortaya çıkan şey sadece siyasi bir memnuniyetsizlik değildir. Yıllarca sadakatle, sabırla ve “ehven-i şer” anlayışıyla destek veren muhafazakâr seçmende tüm bu olanlar çok derin bir kırılmaya, güven kaybına sebep olmuş durumdadır. Tarih ise bu suskunluğu ve bu konforlu eylemsizliği asla affetmeyecektir.
Gazze’de çocuklar açlıktan, susuzluktan, ilaçsızlıktan ölürken, hastaneler dahi gelişigüzel bombalanırken, siviller ve çocuklar bilerek, isteyerek, tasarlayarak öldürülüyor ve bombalar altında can veriyorken; eğer dünya liderleri, fakat bilhassa ümmetin liderleri, ümmetin o liderleri ve kurtarıcısı diye bilinenler, eğer o bir avuç masumu kurtarmaktan aciz kalıyor ve daha ellerindeki kozları dahi kullanamıyorsa, burada sadece bir siyasi başarısızlık değil, belki topyekun bir inanç krizi var demektir.
Unutulmasın ki; konforlu döşeklerinde yatan bir ümmet ve onun adeta makamlarına yapışmış olan liderleri, elbette ki meydanlarda kıyam eden bir Peygamberin davasına ensar olamazlar.
Ne demişti büyük Şehit, ümmetin ve Gazze'nin yüz akı Ebu Ubeyde? “Ey İslam dünyasının liderleri, partileri ve âlimleri! Siz, bizim kıyamet günü hasımlarımızsınız!”
Şimdi bu kategorinin içine kimler girdi sizce? Bunu sizin fehminize havale ediyorum.
İşte biz bu cevaptan kaçtıkça, üzerimize serpilen o ölü toprağını "ehven-i şer" anlayışıyla, ama özellikle bu saatten sonra kutsadıkça, Gazze’de parçalanan o bebeklerin kanı bizim de seccadelerimize sızmayacak mı sanıyorsunuz?
Ebu Ubeyde şehidimizin o tehdi altına bizler de girmiyor muyuz sanıyorsunuz?
Sizlere, Kassam Tugayları eski sözcüsü büyük şehid Ebu Ubeyde'nin sağ kalan tek çocuğu, bizlere emanet olan oğlu İbrahim KAHLUT'a ait olduğu bilinen bir açıklamayı size örnek olarak vermek istiyorum. Ebu Ubeyde gibi bir şehidin aynı zamanda siyasi figürün oğlu bakın bir çok ülke hakkında bir şeyler söylerken Türkiye hakkında ise neler söylüyor;
"Türkiye, kendisinden etkili bir tutum beklediğimiz bir ülke iken, sahip olduğu güce denk bir rolünü göremediğimiz bir ülkeye dönüştü.! Görüyoruz ki Erdoğan, sözleri eyleme dönüştürmekten ziyade hitabet sanatında ustalaşmış; öyle ki koparılan gürültü çok büyük kalsa da yaratılan etki yok denecek kadar az."
Evet dostlar, Ehven-i şer anlayışıyla yıllardır, her seçimde "kötünün iyisidir" diyerek oy verdiğimiz AK Parti siyasi iradesinin bizi getirip bıraktığı o hazin yer artık gün gibi ortada değil midir?
Bizler bunun hesabını nasıl vereceğiz?
Allah'a, Gazzelilere, o kolu, bacağı kopan, açlıktan, susuzluktan, ilaçsızlıktan kırılan, yaşama hakları bile gözümüzün önünde ellerinden alınan masumlara bunum hesabını nasıl vereceğiz?
Sınırlarımızın hemen ötesinde, Gazze’de arşa yükselen o feryatlara karşı, söylemleri ve sloganları bir kenara bırakırsak, derin bir sessizliğe bürünmek, kınama seanslarının dışında ciddi tek bir adım dahi atamamak; içeride ise küresel politikalara, o şaibeli ajandalara gözü kapalı teslim olunmuş bir görüntü çizilmesi neyin nesidir?
Tüm bunlar bizi hâlâ uyandırmayacak mı?
Fıtrata savaş açıp aşı, topuk kanı gibi dayatmalarla bu necip milletin ve o masum bebeklerin, çocukların perişaniyetine sebep olup ailemizi ve neslimizi küresel çetelerin insafına terk etmek miydi bizim o ehven-i şer dediğimiz güvenli liman?
Eğer kötünün iyisi diye sığındığımız o irade; dışarıda acziyete, içeride fıtrata ve nesle yönelik bir yıkıma dönüştüyse, burada artık bir siyasi tercihin ötesinde topyekün bir tehlike ve tehdit süreci başlamış değil midir?
Bizler "aman daha kötüsü gelmesin" diye sustukça, bizzat ellerimizle ve sessizliğimizle beslediğimiz bu iktidar, belki en büyük şerrin müsebbibi haline gelmiş olmuyor mu?
Şimdi herkes başını iki elinin arasına almalı ve bu dehşetli tablonun karşısında kendi inancını, kendi sadakatini sorgulamalıdır. Çünkü tarih de, ümmet de, mülkün asıl sahibi olan Allah da bu ağır uykunun vebalini bize soracaktır.
Ve bu derin gaflet uykusunun bedelini belki de hiçbirimize bağışlamayacaktır! Allahu a'lem...
Çünkü bir noktadan sonra artık GAFLET, mazeret değildir!
Sokaklarında çocukların parçalandığı, ailelerin küresel şırıngalarla perişan edildiği, bebeklerin aşılarla hasta edildiği, otizmli edildiği, havaleler geçirdiği, vücutlarına zararlı, kimyasal, ağır metal ve haram maddelerin sokulduğu, adalete olan güvenin iyice sarsıldığı bu düzende, maalesef ki hâlâ "istikrar, islamiyete taraftar" masallarına sığınan cemaatler, tarikatlar ve dindar-muhafazakar diye bilinen o seçmen NEDEN SUSKUN?
Suskunluk, İKRAR değil midir?
Eğer şerh düşmüyor, reddiye vermiyor, protesto etmiyorlarsa bu İKRAR değil midir!
Yukarıda da dediğimiz gibi; zulme rıza ZULÜM, küfre rıza ise KÜFÜR değil midir?
Evet, bilhassa cemaatler artık uyanmalıdır! Ayağa kalkmalı ve artık aynaya bakmalıdır.
Unutulmasın ki; kendisi tamamen doğru bir strateji olan ehven-i şer, eğer belli bir süre sonra sessizce ama nihayetinde kitlelerin bununla aldatıldığı Azam-i Bir Şer'e dönüşüyorsa ya da eğer buna RAMAK KALIYORSA, bu seviyeye geliyorsa ve eğer bizler hâlâ bu olanları sessizliğimizle, suskunluğumuzla ONAYLIYORSAK biliniz ki; yarın Mahkeme-i Kübra’da yakamıza yapışılacaktır.
Hatırlayın! Ebu Ubeyde de böyle demişti zaten!
O sözlerini ağırlıklı olarak LİDERLERE söylemişti. Ama bizler o malum liderlere karşı sessiz ve suskun kalırsak, korkarım ki biz de aynı tehdide, akıbete muhatap kalacağız.
O hesap günü ise ne AK Parti’nin balkon konuşmaları ne de o içi boş kınama mekanizmaları bizi kurtarmaya yetmeyecektir.
Şimdi son bir kez düşünün... Yıllarca "onlar gelirse kazanımlarımızı kaybederiz" diye korkutulurken, meğer elimizdeki en büyük kazanımı, yani İslamî ve insanî hassasiyetlerimizi bizzat kendi ellerimizle teslim etmiş olabilir miyiz?
Kaide olarak; Karşımızda açık bir düşman varken uyanık kalmak kolaydır; peki ya bizi uykumuzda, bizim dilimizle, bizim dualarımızla uyuşturanlara, aldatanlara karşı ne yapacağız?
Bu yazı, sadece bir siyasi eleştiri değil; belki seccademize kadar sızan o dehşetli uyuşmuşluğa karşı atılmış son bir çığlıktır.!
Selam, Dua ve Hürmet ile...
Yorumlar
Kalan Karakter: